-O yakışıklı devrimci çocuk için…
Anısı önünde saygıyla eğilerek…-
bu dünyada bir nesneye
yanar içim göynür özüm
yiğid'iken ölenlere
göğ'ekini biçmiş gibi
(Y.Emre)
Ne yapayım ki onu çok yakından tanıdım ve ne yapayım ki o Bursa’da herkesin eğlenmek, keyif yapmak için gittiği Uludağ yolunda öldürüldü. Gencecik, bembeyaz yüzlü, simsiyah bıyıklı, fidan boylu, sürekli gülümseyen, iyilik, güzellik yayan yüzüyle devrimcİ gazeteci Bülent Ülkü’den söz ediyorum.
Bülent'in cenazesini almaya giden heyet içerisinde yer alan Avukat Bedii Yarayıcı, Cenazeyi vermek istemiyorlardı. Amaçları ailesine baskı yapıp acele gömdürmekti. Ancak ısrarlarımız sonucu cenazeyi alabildik. Vücudunda işkence izi vardı. Ellerinde, ayaklarında ve başında sigara yanıkları, ip ve kelepçe izleri… Bülent Ülkü'nün öldürülmesi bir kontrgerilla cinayetidir, diyordu.
“Ellerinde, ayaklarında ve başında sigara yanıkları, ip ve kelepçe izleri…” Vay vay vay! Bu Nasıl bir kindir, öfkedir, nefrettir! Bu nasıl bir vahşettir? “İnsan” denen insan bir başkasına böyle bir şeyi nasıl yapar? En azından insan biçiminde yaratılmışlığını, iki ayak üzerinde yürüyen tek yaratık olmuşluğunu, yani kendini nasıl inkar eder? Vahşi hayvanlar gibi işkence yapar, (pardon, hayvanlar işkence yapmasını bilmez. Bu yüzden bir kokarca bile işkenceciden fazla saygıya değerdir) kolunu bacağını kırar, o ipeğimsi bedeninde sigara söndürür; öfkesini dindiremeyip kırk santimetreden ateş ederek öldürür!?
Şimdi hangi cehennemdesin ey işkenceci; esamin okunuyor mu bir yerlerde? Yaşıyorsan utanıyor musun, yüzün kızarıyor mu? Lanet osun sana!
*
Bülent Ülkü ne mi yaptı? Her neler yaptıysa, küçük bir bölümünü de birlikte yaptık.
Geldi, Narlı’da beni buldu.
“Gazete çıkarmak istiyorum. Sanat sayfası da olsun istiyorum. Araştırdım, Gemlik’te bu işi siz yapabilirmişsiniz, dediler. Bu imeceye katılmak ister misiniz?”
Öyle de saygılı bir genç. Yaptığı en büyük suç, Körfeze Bakış adlı bir gazete çıkarmak ve Grup Yorum’un Bursa’da ilk kez konser vermesini sağlamaktı. Tanıdığı, bildiği, kullandığı tek silahı kalemiydi. Pardon, işlediği en büyük suç; ezilen, sömürülen, kandırılan, uyutulan halkının insanca yaşaması için mücadele etmek, vahşi kapitalizmin acımasız sermayesine; onun ürettiği her türden pisliğe, pis insanımsılara, gerici ve karanlık odaklara karşı çıkmak, bütün o psilikleri silip süpürerek tarihin çöplüğüne atabilmek için devrim yapmaktı. Gerçi daha ne olsundu ki!
Açık açık söyledi; benim dahil olmadığım bir sol çizgidendi. Bana göre sanat, yaşamın her alanında olduğu gibi bir gazete bağlamında da en az siyaset kadar önemliydi/ önemlidir. Kültürün yarısı bilimse yarısı da sanattır, diye düşünüyorum çünkü. İnsanın, politikanın, örgütlerin de yarısı sanattan oluşmalıydı. Hata yaptığında uyarmak istediğiniz sürücünün arabadan levyesiyle indiği bir ülkede, sanat ve sanat eğitimi kişiliğin olumlu, ılımlı gelişmesine katkı yapar, toplumsal bilinci de bu yönde etkiler, diye inanıyordum. Onun şu ya da bu siyasi çizgiden olması sorun değildi. Ülkemin her ilinde, ilçesinde ve hatta köyünde birileri bir gazete, dergi çıkarsaydı keşke. Ve o gazetelerin her birinin de sanat sayfası olsaydı.
“Olur,” dedim.
Başlangıçta haftalık olarak ve gazete boyutunda çıkarmaya başladık. Yazarlardan, şairlerden öyküler, şiirler, kitap tanıtım yazıları, söyleşiler istiyor, sayfada yer veriyordum.
İlk bir yıl, tam anlamıyla gazete anlayışıyla çıkıyorduk. Ancak giderek birbirini etkileyen olumsuz iki gelişme oldu: Bir, Bülent’in siyasetinin ve kendisinin etkisiyle gazetenin içeriği yavaş yavaş değişerek o siyasi çizginin sesi olmaya başladı; ajitasyon ve sloganlaşma çizgisine yaklaştı. Ayrıca gazetenin boyu da tabloite çekildi. Biçim olarak da gazete olmaktan çıktı. İki, öyle olunca okur sayısı hızla düşmeye başladı. Gemlik gibi küçük bir kentte, ilk aylar üç yüz elliye kadar varan satışlar, yetmişe, seksene indi.
Bir de Grup Yorum Konseri girdi araya. Kültürpark’taki Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen ilk Grup Yorum konseri için önceden, tam bir imece anlayışıyla çalıştık, çırpındık, iyi bir duyuru yaptık. O gün herkes tek tek aranarak ve videoya kaydedilerek içeri alındı. Öyle de olsa Bursa Açık Hava Tiyatrosu tıklım tıklım doldu.
Bülent Ülkü, açış konuşması yapmak üzere sahneye çıktı, elini beline koyarak, ondan beklemediğim, o güzel yüzüne yakışmayan dayıvari bir tavır ve psikolojiyle etkili, suya sabuna gereğinden fazla dokunan bir konuşma yaptı. “Eyvah” dedim içimden, büyük gıcık kapmışlardır bu konserin yapılmasını istemeyen güçler. Sonuç olarak, o akşam dünya devrim şiirlerinden, şarkılarından halaylara, Grup Yorum bestelerinden halk türkülerine, deyişlere kadar son derece nitelikli, coşkulu, meydan okuyan, umut veren bir konser yaşadık.
İzleyicilerimizi kırmızı karanfillerle karşıladığımız konserden sonra polis takibi daha da sıklaştı bizim için. Polis baskını nedeniyle sık sık yer değiştirdiğimiz toplantılarımızdan birinde, sürekli biraz daha ertelediğim çıkışımı yaparak düşüncemi söyledim, eleştirilerimi belirttim.
O hep gülümseyen yüzü ve güneş gibi ışık saçan zeytin karası gözleriyle yüzüme bakarak düşünceme saygı, duyduğunu ama eleştirilerimi kabul etmediğini söyledi.
“Öyleyse,” dedim yolumuz ayrılmıştır. Çıkıp gittim.
Birkaç gün sonra, bir akşam vakti, en yakınındaki üç genç arkadaşıyla Narlı’ya geldiler.
“Biraz konuşalım,” dediler.
“Tamam, kahveye gidelim, oturup hem çay içelim, hem de konuşalım,” dedim.
Kabul etmediler.
“Köyden uzaklaşalım,” dedi Bülent. “Daha rahat konuşuruz.”
Samanlı Dağları’nın koyaklarında birine gittik. Arabadan indik. Hava çok güzeldi. Ilık ve yumuşacık. Gökyüzünde yıldız tufanı… Ay, hiçbir şey örtülü kapalı kalmasın der gibi aydınlatıyordu doğayı ve bizi. Düşündüklerimin, eleştirilerimin bazılarına katıldıklarını falan söyleyerek dört koldan beni ikna etmeye çalıştılar. Konuşmamız tartışmaya, giderek sertleşmeye başladı.
“Korkuna kılıf arıyorsun!” dedi adını hatırlayamadığım gençlerden biri.
“Yalnızca bu nedene mi ayrılmak istediğimi düşünüyorsunuz?” diye sordum.
“Öyle görünüyor,” dedi Bülent.
“Korktuğum doğrudur,” diye açıklama gereği duydum. “Ne demiş Şair Baba Nazım Hikmet; “Ne ölümden korkmak ayıp/ ne de düşünmek ölümü.”Son sözümü söylemem gerektiğine karar vermiştim. “Korktuğumun başımıza gelmemesi için korkuyorum,” diye devam ettim Bülent’in gözlerinin içine bakarak. “Beni iyi dinliyorsun değil mi Bülentciğim? Ne demek istediğimi anladın mı?”
“İyi dinliyorum ve anlıyorum,” diye yanıtladı.
“Her şey apaçık ortada; gazete hem içerik, hem de biçim olarak gazete olmaktan çıktı. Siyasetinizin propaganda aracına dönüştü ve ölümcül derecede kan kaybetti. Hani o ilk zamanlardaki yüzlerce baskı, yüzlerce okur? Yok. Polis peşimizde. Nerdeyse toplanmaya mekân bulamayacağız. Ve sen dostum, kardeşim Bülent, çok hızlı koşuyorsun, koşturuyorsun. Ben köy çocuğuyum, oradan bilirim; çok hızlı koşan en küçük tümsekte, engelde bir daha asla toparlanamayacak biçimde düşer. Bence siyasetin de sen de yavaşla, dergi de yavaşlasın, arkadaşlarında yavaşlasın; süreç, sabır ve zaman istiyor. Daha akıllı ve çok daha dikkatli davranmayı gerektiriyor!”
Sözlerim, dördünün de bir kulağından girip öbüründen çıktı.
“Devam edelim,” diyerek beni eve getirdiler. Devam etmedim, gitmedim, görüşmedim. Onlardan bir daha ses çıkmadı ve yollarımız ayrıldı.
Sanıyorum aradan bir buçuk yıl gibi bir zaman geçti. Bülent’in öldürüldüğü haberi geldi. Haberle birlikte, hemen hemen aynı gün tuhaf bir dedikodu yayılmaya başladı.
Bunlar öyle teröristlermiş ki istedikleri yeri helikopterlerle bombalıyorlarmış. Daha kötüsü, benim adım da karışmıştı dedikodunun ürettiği fantastik eylemlere. Asıl korkuyu o zaman yaşadım işte! Üstelik Karacali köyünün çevresi jandarma duvarıyla örülmüştü. Ne yazık ki Narlı’ya iki kilometre uzaklıktaki veda törenine katılamadım. Özür diliyorum hep genç kalan sevgili kardeşim Bülent Ülkü.
Karacaali köyündendi Bülent Ülkü. Gazete süreci içinde bir iki kez ailesini de görmüştüm. O olaydan kısa süre sonra, bambaşka nedenlerle sürgün olarak başka bir köye gönderildim ve zamanla duydum ki Bülent’in o en yakın üç arkadaşı da aralıklarla öldürülmüş.
Bana ne düşerdi? Hiç değilse onlar için bir şiir yazmak ve böylece anılarını sonsuza kadar yaşatmak. Dört Damla Su adlı o şiirim 1992’de, Gerçek Sanat Yayınları’ndan çıkan Yüreğimin Koynundadır adlı kitabımda yer aldı:
DÖRT DAMLA SU DÜŞTÜ
Dört
dam
la
su
düş
tü
koca
denize
dam
la
dam
la
kısır gökyüzünün cimri alnından
dört
damla
su
dalgalandırmaya yetmez gerçi koca denizi
hareler oluşur ama
dört noktasında karanfil bahçesinin
ve harelerde büyür damlalar
tıpkı soluduğumuz hava gibi
karışır gider bilinç akımı
yayılır kokusu karanfilin
örneğin Marmara’dan
en uzak okyanuslara
dört
dam
la
su
düştü
koca
denize
dam
la
dam
la
kısır gökyüzünün korkak alnından
dört
damla
su
kocaman okyanuslarla buluştu.
(s.54-55)
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|