Onur Özgen, Evrensel'deki yazısında 2026 Dünya Kupası ile birlikte hayata geçen 48 takımlı yeni formatı ve 104 maçlık devasa takvimi futbol ekonomisi ve küreselleşme penceresinden yorumluyor. Yazara göre, futbol yönetimlerinin (FIFA) attığı bu adımlar sadece sportif bir tercih değil; aynı zamanda daha fazla yayın geliri, daha büyük sponsorluk alanları ve devasa bir ticari strateji barındırıyor.
Ancak bu kontrolsüz büyüme ve genişleme, futbolun en kıymetli unsurlarını —turnuva yoğunluğunu, maçların taşıdığı yüksek gerilimi ve hafızalarda bıraktığı derin izleri— seyreltme riski taşıyor.
Kıtalar Arası Hiyerarşi ve Afrika’nın Direnişi
Yazının odak noktalarından birini, futbolun geleneksel güç merkezleri (özellikle Avrupa) ile dünyanın geri kalanı arasındaki hiyerarşinin kırılmaya başlaması oluşturuyor. Özgen, Dünya Kupası'nı "kıtalar arasındaki hiyerarşinin sahada yeniden sınandığı bir yer" olarak tanımlıyor.
Bu bağlamda, turnuvada genişleyen kontenjanlar sayesinde daha fazla temsil imkanı bulan Afrika takımlarının sergilediği direnç büyük önem taşıyor. Kağıt üzerinde favori görülen dev ülkelere karşı, futbol havuzu sınırlı veya turnuva tecrübesi az olan ülkelerin sahada ortaya koyduğu inatçı futbol, kupanın küresel dengelerini sarsıyor.
Turnuvanın Beklenmedik Kahramanları ve Aidiyet
Özgen, turnuvanın genişlemesiyle birlikte kulüp futbolunun kapalı devre düzeninde göremediğimiz çok farklı hayat hikayelerine tanıklık ettiğimizi belirtiyor. Yeşil Burun Adaları (Cabo Verde) gibi mütevazı ülkelerin büyük futbol devlerine karşı sergilediği direnç veya farklı göç yollarından gelerek milli takımlarının formasına aidiyetle sarılan oyuncular, futbolun sadece bir endüstri değil, halen insani ve toplumsal bir hafıza alanı olduğunu kanıtlıyor.
Yazar, turnuvanın çok izlenmesi ya da çok tüketilmesinden ziyade, arkasında bıraktığı bu derin duygusal iklimin ve "biz de buradayız" diyen coğrafyaların sesinin futbolun geleceğinde belirleyici olacağını vurguluyor.