İstanbul ...yıllardır gittik, gideceğiz… bir gidebilsek… yeri, göğü ışık… yolları, yağ dök yala… karınca yürüse görürsün… suları aş, taşları ekmek… kim gitti de pişmanlıktan geri döndü? Hiç kimse. Rüyalarımın yağlı, ballı ülkesi, yanaklarımın allığı, yüreğimin sevgili konuğu… Hastayı sağaltır, ölüyü diriltir… Bir büyük köy! Coşkusu da sevinci de, derdi de kederi de. Kimle, neyle ilgisi yok ki… Hangi taşını kaldırsan bir Anadolulu çıkıyor altından. Sorunlarıyla birlikte… Bardaklı nere, İstanbul nere ama İstanbul’daki taşların altında Bardaklı da var. Yeter ki kaldırmaya gör. Belli ki herkes üstüne kapatacağı taşı birlikte getirmiş Ermenistan sınırından.
Öykü olsun diye bu yazıyı yazmaya çalışırken, çeşit çeşi çağrışımların eteğine tutunup ta ilk gençlik yıllarımı yaşadığım köyüme bakıyorum İstanbul’dan. Çağrışımların öyküsünü anımsıyorum hayal meyal.
Günün birinde sekiz dayımın oturduğu tepenin üstündeki düzlüğe, yani Kelle’ye göçmen bir aile geldi. Öküz arabasının vozlarının arasından tereyağı, gazyağı tenekeleri, çalı ve yavşan otu süpürgeleri sarkıyordu. Göç denkleri et kokuyordu. Kurtulmuş sığır eti, kakaç. Arabanın arkasına bir at, iki köpek bağlıydı. Onlar da yol boyunca o kokuyu solumanın keyfiyle hiçbir sorun çıkarmadan, salyaları aka aka arabayı izleyerek yukarı dağ köylerinden birini terk edip bizim köye gelmişti. Bizim köy onlara göre arandı, yani “sıcak memleket”… Oysa aralarında yalnızca on, onbeş kilometrelik bir uzaklık vardı. Olsun, yine de bazı ayrıntılarda yaşam koşulları farklıydı. Örneğin bizim köyün karı dört ayda, oralardaki köylerin karı beş ayda eriyordu. Dört aydan sonra gelen bir ay da ne ki diyemezsiniz; ya dört ay sonra hayvanlarınızın yemi bittiyse, kalan bir ayı nasıl geçireceksiniz; kaç hayvan telef ederek, zaten kıt kanaat olan geçiminize kaç yeni gedik ekleyerek? Neyse… İşte buna benzer birçok nedenden ötürüydü o ailenin göçüp bizim köye gelmesi. Daha rahat yaşayabilmek için… Zaten göç dediğin de bir düşün ardından gitmek değil midir? Belki hiçbir zaman ulaşılamayan ama her kezinde biraz daha yaklaşıldığı sanılan... Neleri götüreceklerdi giderken, neleri terk etmek zorunda kalacaklardı ya da neyi hiçbir zaman unutamayacaklardı? Bütün bunların önceden bilinmesinin olanağı yoktu elbet. Onlar da bilmiyordu; düş olanın her bir yanı bilinemezdi. Yalnızca ardından gidilirdi. Onlar da öyle yapmıştı. Bir sürü güçlüğü göze alarak gelmişlerdi. Bizse yalnızca can sıkıntısıyla geçen günlerimizi renklendiren bir eğlence olarak izliyorduk olup bitenleri.
Sinezer hala anlatıyor. Diyor ki evlerimiz birbirinin gözünde, biz birbirimizin sıcağında, yabancısı değildik hiçbir şeyin. Yani her şey daha hoştu. Yaşantımız de bugünkünden güzeldi. Abbas kişi atı, iti, koyunu, keçisiyle gelip köyün dışındaki hıramlığa§ kondu. Taştan güzel evler yaptı oraya. Arkı canlandırdı, suyu akar tuttu. Kelle de, köy de o sudan yararlandı. Biri göç edip gelmezse yaşamımız yeni umutlara kanatlanamayacaktı belki de. Su kesintisiz akınca köyümüzün geçimi biraz daha güzelleşti. Patates bollaştı örneğin.
Güzel kızlar getirmişlerdi gelirken. Hem de birkaç tane. Kızların gelmesiyle birlikte köyümüzün gençleri arasında bir devinim başladı. Öyle çok genç vardı ki; işsiz, güçsüz, eğitimsiz ama yakışıklı ve tırındaz**… Telleri taralı dolaşıp duruyorlardı boş boş. Bir anda birkaç aşk öyküsü anlatılmaya başlandı taşlık, dar ve ucu toprak damlara çıkan sokaklarımızda. Ahmet, Mehmet ve Zeki göçmen ailenin ortanca kızlarına; Ali, Veli, Pirveli küçük kızlarına, Ocakverdi’yle Hakverdi de en büyük kızlarına âşık olmuştu. Köy aşkları en kavuşulmazıdır özlemlerin. Bazıları sönmüş yıldızlar gibi sonsuza kadar ama yalnızca ışık saçar.
Sanki köyümüzün kızlarının köküne kıran girmiş. Hepsinin gözü o taşlı yamaçta… Uzak da… Kızları görmeye gittiklerinde azılı köpekleriyle burun buruna geliyorlar Abbas kişinin. Tutsalar parçalarlar. Ama it varsa, taş da var. Taş bizim memleketimizin adıdır zaten. Karnımız ağrıdığında taşı ısıtıp koyardık, şirp diye dururdu ağrı. Kavga ettiğimizde taş atardık birbirimize. Mezarlarımızın başı taştandı. Taştan oyulmuş “musluk” dediğimiz küçük havuzlarda saklardık suyumuzu, yazın sıcağında buz gibi olurdu. Ziyaretlerde dilek tutardık taşlarına taş yapıştırmaya çalışarak. Taş yapışmayıp düştüğünde, dileğimiz tutmadı, olmayacak diye en güzel üzülen olurduk, yanan, yakılan…
Köylük yerlerde de olsa olağan karşılanırdı bu gibi şeyler. Bir elmaya beş kişi taş atar ama biri düşürür daldan, diyerek aklın yolunu da gösterirlerdi kapışmak üzere olan gençlere.
Diğerleri neyse ne de Veli’nin aşkı bütün aşkların önüne geçmişti. Köyün en uzun boylu delikanlısı. “Allahvekili” yakışıklıydı da. Ama öyle sessiz ve öyle narindi ki kızı ona, onu da kıza yakıştıran herkesi kaygılandırıyordu. “Alamayacak kızı…” desin diye hayıflananlar vardı. “Gidip, Abbas dayı al sana bir at, bir de silah, ver kızı,” diye önerenler… “Gerçi vermesine verir de, bir devinim de olmalı değil mi?” diye düşünenler…
Kız da güzel mi güzeldi hani!
Veli evin yolunu unuttu. Onu içeri sokmanın hiçbir yolu kalmadı. Kızı biz de sevdik ama Abbas kişi ne diyecek, nasıl karşılayacak bilmiyorduk. O da tırındaz… Köy yerinde ütülü pantolon, boyalı, cilalı ayakkabılarla dolaşıyordu. Ayakkabım niye cilasız diye karısını at kamçısıyla dövdüğünü duyuyorduk. Pantolonun ütü çizgisi ayakkabısını tam ortalamadığında, hafif eğilir, sürekli taşıdığı kamçısıyla şöyle “pat pat pat” diye vurup düzeltirdi. Temiz bir insandı, burnundan kıl aldırmıyordu. Bizi beğenip kızını verir mi, vermez mi, diye kara kara düşünüyorduk.
Oğlan cesaretliydi aslında. Kendine güveni de tamdı. Seviliyordu da… Ama iş biraz çatallıydı. Badağa[1] gelmemek lazımdı. Üstelik boş da durmuyordu, elçilerini göndermişti bile.
Sorun da çıkmadı zaten.
Gittik, aldık kızı, kavuşturduk sevenleri.
Sorun sonra çıktı. İstanbul’da.
Kızlarhanım’a İstanbul yaramadı. Hasta etti. Önce bacakları ve dizleri ağrımaya başladı, sonra kolları, boynu. Ona kötü bir şeyler olacak diye ödü koptu Veli’nin. Sevgisi daha dünkü kadar tazeydi. Dalından koparmaya kıyamayacağı bir Iraktır§ haşhaşının goncası kadar yepelek ve güzel… Hasta olmasına dayanamazdı. Sevgisinin noksan yansıması canını acıtır, yüreğini yakardı. Alıp koşturmalıydı. Dünyanın bütün doktorları, falcıları, hacıları, hocaları ona bakmalı, onun hastalığıyla ilgilenmeliydiler. Kimi ilaç yazmalı, kimi geleceğini okumalı, kimi muska katlamalı, kimi de okuyup üflemeliydi. Bir an önce iyileştirmeliydiler. Sevgisine doymamıştı ki daha hiçbiri.
Çok büyük bir köy İstanbul. Yalnızca köylerde olduğu sanılır nefesi keskin, muskası güçlü hocaların. Oysa en ünlüleri, en bilgilileri, en pahalıları, en yamanları, en kurnazları İstanbul’dadır. Bir sürüsüne götürdük. Her biri bir şeyler okudu, üfledi, ilaçlar yaptı, yol yordam gösterdi ama nafile, daha da ağırlaştı hastalığı. Sonunda en çok tutulan birini bulduk. Yalvar yakar sıra aldık günler sonrasına. Gittik.
“Namınızı duyduk, geldik, inşallah bir çare verisiniz hastamıza.”
“Allah’ın izniyle… Rahman ve rahim olan odur, o isterse…”
“Âmin, inşâllah.”
“Bismillah… Nedir şikâyetimiz?”
“Üçümüzde de ağrı; başımız, gövdemiz, kollarımız ve bacaklarımız…”
“Üç vakte kadar sabır ve şifa… Allah, Hazreti Muhammed, Kur’an, ayet, Zülfikar, dua… Olmazsa gelirsiniz, tedaviyi değiştiririz.”
O ne varlık öyle, o ne itibar! Adam da heybetli. Sakalından nurlar yağıyor üstümüze başımıza. Yakışıklı, karayağız. Elleri yumuşacık. Öyle yavaş konuşuyor, öyle derin okuyor ki! Neler söyledi! Dür(inci) döküldü dudaklarından. Şunu şunu alacak, şöyle şöyle yapacaksınız, dedi.
“Her sabah dua niyetine iki rekât fazladan namaz kılacaksınız. İkiniz de!”
“Ödenemeyeceğini biliriz nefesinizin ama yine de vebalimiz…”
“Atla deve değil canım, rızkı veren Allah’tır, o neyi takdir buyurursa o olur. İstanbul dediğin bir ateş ülke…”
Yanan yanana…
Sık sık tedavi değiştirdi. Ne yaptıysa olmadı. En sonuna,
“Altın tozu iğnesi yazacağım,” dedi. “Yurtdışından getirteceksiniz.”
Adres de verdi. Getirttik. Çok da pahalı. O iğneleri yaptılar. Çok kötü oldu Kızlarhanım. Öldü, öldü dirildi. Aylarca komada, yıllarca yatakta kaldı. Yemekten içmekten kesildi. Senelerce yemek yemedi desem, yalan söylemiş olmam.
“Yemeyen insan ölür derler ya, yalan… Ben ölmedim. Beş sene yemedim ama yine de ölmedim. Veli’nin sevgisiyle yaşadım.”
Doğru olmalıydı, çünkü en küçük bir yakarısında bile alıp bir yerlere koşturuyordu Veli. Değil yokluğuna, onu üzüntülü görmeye bile dayanamıyordu. Hep gülümsesin, gülsün istiyordu güzel yüzü. Tırnağına taşlar bile değmesin. Yoksa ne diye kalkıp taşlı Bardaklı köyünden İstanbul’a taşısındı her şeyi, ne diye bunca cefa çeksindi? Her şey bu hayaller, düşler içindi elbet. Çünkü köy yerinin pisliğine, zorluğuna dayanamayarak hasta oluyordu. İstanbul’da iyileşirdi mutlaka. Ne de olsa şehir yeri… Orada yaşatmayı kurmuştu Kızlarhanım’ı. Boyalı iskarpinlerini, en renklisinden entarisini giysin, omzuna hırkasını alıp kolunun birine Veli’sini, diğerine de çantasını taksın, düz yollarda salınarak gezsin, her şeyi görsün, öğrensin, paylaşsın; yesin, içsin keyfine baksın. Bütün bunları ona sağlayan adamı da hiç durmadan sevsin. “Aslanım!” desin. “Sevdam, sevdiğim, bir tanem, yakışıklı, fidan boylu erkeğim!” Başka da bir şey istemezdi Allah’tan. Bir lokma ekmek nasıl olsa kazanılırdı. O boy, o pos, güçlü bilekler, birer karış uzunluğundaki parmaklar onda olduktan sonra tuttuğunu koparır, taşı sıksa suyunu çıkarır, içerdi.
Ermenistan sınırından “kalkan katar, yamçısını atar tutar”, gelip İstanbul’a konar… Gelin hasta oldu, Veli perperişan. En çok sıkılan da ben oldum İstanbul’da. Tutunamadım toprağına, yeşeremedim, yapraklanamadım, sünger gibi suyumu emdi bu koca kent. Bu hasret, bu yâd- yaban eller, bu insanlık bilmez şehir zamanından önce kocattı. Mezarım burada olmasın, istemem! Bardaklı’nın hıramlığına[2] gömsünler ölümü. Cenazemi götüremezlerse cesedimi yakıp mezarlığa serpmek üzere küllerimi göndersinler.
Arada doktora da gitmedik değil, gittik, ama…
“Tahlil falan yapıldı mı?”
“Yapıldı.”
“Film çekildi mi?”
“Çekildi, çoook.”
“Görebilir miyim?”
“Neyi?”
“İlaçları bile eğiş üğüş etti beni İstanbul’un,” diye yakınıyor. “İlaç dediği de daha çok ilaç olmayan şeylerdi. Parmaklarımın onu da beşer beşer bir yana kaykılmış. Mendili tutabiliyorum yalnızca. Sağ olsun, var olsun, Allah başımızdan eksik etmesin, Veli’nin sevgisi bin bir çeşidinden ilaç oldu; melhem, iğne, hap, yakı, buğu; üfürük, muska suyu, ayet, dua, büyü, fal; altın tozu, güherçile şerbeti, meyan kökü ezmesi, ayrık otu çayı, arı sütü, polen, kekik yağı, haşhaş tozu, sığırkuyruğu lapası; öldürdü, canımı kanımı, iliğimi, kemiğimi kuruttu. Ah Veli sen ne güzel adamsın! Ne kadar sevgi ve sabır dolu! Bir güne bir gün “of” demedin kucağında, sırtında taşıdın; ülke ülke gezdirdin, derman aradın derdime…
İstanbul’dan büyük ülke mi var ama derdime derman olamadı işte. Her şeye, herkese yetti de bana yetmedi. Ne suyu, otu kaldı yiyip içmediğim ne börtü böceği. Her şeyinden; dar, eğri, pasaklı sokaklarından, en göz alıcı iş merkezlerinden, görkemli gökdelenlerinden, Topkapı işportacılarından, sarayından, camisinden, hanından, hamamından, türbesinden, yatırından, profesöründen, evliyasından medet umdum olmadı. Hiçbir şeye yaramadın ey koca İstanbul, Veli’min yüzüne gülmedin,
Herkes işinde gücünde, oğul vermiş arı gibi çaknaşıyor. Her yanda telaş, kaygı, bencillik… Hatta korku. İnsanların gözünde hain bir korku. Kimse kimsenin umurunda değil. Öylece geçip gidiyorlar. Kim ölmüş, kim kalmış kimsenin oralı olduğu yok. Düşeni kaldırmıyorlar, ağlayanın gözyaşını silen yok, herkes kendi başının umarına bakmakla meşgul. Kimileri de keyfinin… Öyle büyük taksiler, cipler var ki! Çok temiz giymiş kadınlar, erkekler direksiyonda. Öyle büyük evler, evlerin camları, bahçeleri, gülleri kocaman kocaman. Işıklar yanıp sönüyor İstanbul’da. Rengârenk ışıklar. Adamın gözünü kamaştırıyor her şey. Ağzımda dişim kaldı, dizimde gücüm. Ayağa dikilemiyorum, illa birine yaslanacağım. Bir Allah’ın kulu demiyor ki hele bir bakalım; bu kadının derdi neymiş, niye çöküp gidiyormuş, neden böyle eğiş üğüş olmuş; komşuluğu, akrabalığı, yardımı, yataklığı bile öldürmüş bu gürültü, bu cerbeze.
…pılrıltısı soldu ışığının gözü öldü sis tuttu denizini dağını bulanık akmaya başladı suları lağımları elimizi ayağımız kirletti yüreğimiz dertle kederle doldu acılı arabesk şarkılar uzun hava türküler döküldü ütümüze başımıza her şey birbirine girdi caddeler sokaklar tıkandı kulaklarım üşüdü ezanlar ezanlar ezanlar…
İllet aç bir panter gibi canıma yapışmış, diri diri parçalayıp yutmaya çalışıyor. Sevgi her şeye yeter sanırdım, Veli’nin iyileştiremeyeceği dert olamaz diye düşünüyordum, o benim umarım olabilirdi, onu böyle seviyordum. Allah’ı var yine de seviyorum. Böyle bir insan sevilmez mi? Günü bugüne yemeğimi yedirir, suyumu içirir, üstümü giydirir, çıkartır, banyomu yaptırır. Vefalı. Ama yetmiyor artık; ne o ne de sevgisi; yapayalnızım. İnsan yapayalnızmış, onu öğrendim. Ehreksin yanında, her şeyin ortasında, yapayalnız…
Veli’nin annesi Sinezer de tıpkı Kızlarhanım gibi böyle konuşa konuşa, İstabul’dan ötürü dertlene dertlene öldü. O da çok güzel bir insandı; yüzü gözü de güzeldi, içi de. Bardaklı diye diye son nefesini verdi. Yaylasını özledi, harman yerlerini, Kuru Dere’nin, Bala Dere’nin başı yarpızlı pınarlarını…
O da öyle dedi sık sık: “İstanbul her şeyimizi aldı, hiçbir şey vermedi. Onda vefa yok, bereket Veli’de. Veli de olmasa, adını bile anmayacağım!”
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|