Dip Dalga’nın ilk misafiri, içselliğin filozofu Søren Kierkegaard’ı, Onun bireysel varoluşu merkeze alan düşüncesini ve insanın kendisi olma serüvenini anlamaya devam ediyoruz.
Varoluşçu düşüncenin güçlü damarlarından biri, insanın önceden tamamlanmış ve değişmez bir öz tarafından belirlenmediğini savunur: Jean-Paul Sartre’ın meşhur ifadesiyle, “Varoluş özden önce gelir.”
Bu sözle anlatılmak istenen, insanın ne olacağının, yaşamından ve seçimlerinden bağımsız olarak önceden belirlenmiş olmadığıdır. İnsan, nihayetinde kendisini kendi seçimleriyle kurar ve biçimlendirir. Fakat biz varoluşun özden önce geldiği düşüncesine biraz mesafeli yaklaşalım ve insanın doğuştan getirdiği bir öz bulunduğunu varsayalım. Bu durumda varoluşun önceliğine yapılan o güçlü vurgu gerçekten değişir miydi? Bana göre değişmezdi. Çünkü bir özümüz varsa bile, onu yaşamadan ve gerçekleştirmeden nasıl bir öz olduğunu bütünüyle bilmemiz mümkün görünmüyor.
Öyleyse kim olduğumuzu görebilmek ve anlayabilmek için vakit kaybetmeden kendimize doğru yola koyulmanın vaktidir.
Bizler ömür boyu, bilinçli veya bilinçsiz, yaptığımız seçimlerle kendimizi inşa ederiz; bazen de seçmeyerek kendimizde biraz otururuz. Belki bugüne kadar seçimlerimizin önceliği kendimiz olmadı; o seçimler ve anlamını bilemediğimiz yorgunluklar çoğu zaman başkalarını işaret ediyordu. Bu biraz da çok erken yaşlarda öğrendiğimiz bir yaşam biçiminin, belki de öğrenilmiş bir çaresizliğin sonucuydu. Fakat insan yalnızca başına gelen şeylerden ibaret değildir; kim olduğu, başına gelenlere verdiği cevapta gizlidir. Başka türlü söylersek: Ben, başıma gelenler karşısında olmayı seçtiğim kişiyim.
Kendimize bir yön tayin ettiğimizde, neyin engel olduğunu da görmeye başlarız. Sartre, varoluş düşüncesini adım adım kurduğu “Varlık ve Hiçlik” eserinde engellerin, biz var olduğumuz için var olduğunu ifade eder. Karşımıza çıkan engellerin bizi durdurması gerekmez; onları, kendi varoluşumuzu daha bilinçli ve özgün biçimde üstlenmenin imkânlarına dönüştürebiliriz. Belki de varoluşun anlamı, engelin nasıl imkâna dönüşebildiğini fark ederek her gün yeniden ileriye doğru atmayı seçtiğimiz o ritmik adımlarda gizlidir. Kalbimizin, tercihlerimizin ve adımlarımızın ritmi, bizi kendi özgür ve özgün varoluşumuza taşır. O yol mutlak kesinlik ya da iyilik vadetmeyebilir, olsun, kendi açtığımız yoldur ya.
Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda “İnsan her şeyden bıkar, anlamak hariç” demişti. Aynı eserde karşımıza çıkan “anlam mikrobunu aramak” imgesi de onun bitmek bilmeyen anlama arzusunu tuhaf ama çarpıcı bir biçimde dile getirir. Fakat belki yalnızca insan anlam mikrobunu aramıyordu; anlam mikrobu da insanı arıyordu ki Pessoa’ya varlığını böylesine keskin duyurabilmişti. Sevgili Pessoa’nın metinlerinde anlam, huzursuzluğunda kendisini arayan ve her bulunduğunda yeniden uzaklara düşen bir özlem gibiydi.
Felsefe tarihinde “varlığın ana maddesi nedir?” sorusuyla ortaya çıkan arkhe problemini, yalnızca görünüşün ardındaki gerçekliği arama çabası olarak anlamak eksik olur. Bu arayışı, aynı zamanda insanın anlam arayışının ilk titreşimlerinden biri olarak da düşünülebilir. İnsanın dışındaki varolanlar üzerine düşünürken kendisine dair soruları dışarda bırakmaz. Arkhe arayışı, “Ben kimim, neyim? Bu dünyanın, bütün bu varolanların ve onların içindeki benim varlığımın anlamı nedir?” sorularıyla da ilişkilidir. Soruyu soran da, elinde bir yığın soruyla belirsizliğin içindeki anlama doğru yürüyen de insanın kendisiydi. Dışarıya doğruydu insanın yönelişi fakat yol içeriye çıkıyordu. İnsan, içinin karanlık labirentlerinde kendi varoluşunu yürüyordu.
Kierkegaard için de mesele, hakikatin ne olduğunu bilmenin ötesinde, o hakikatin tekil bireyin yaşamında nasıl yaşanacağıyla ilişkiliydi. Dünyadaki varlığının hakkını vermek ve uğruna yaşayıp ölebileceği bir fikir bulmak istemesi, aynı zamanda kendi hayatının anlamına yönelik bir arayıştı. Anlam, kişinin hakikatle kendi varoluşunda kurduğu ilişkiydi.
Kierkegaard, insanı sonlu ile sonsuzun, zamansal ile ebedî olanın geriliminde kendisi olmaya çalışan bir varlık olarak düşündü. Kendilik, insanın yalnızca kendisiyle kurduğu ilişkide değil, kendisini var eden güçle ilişkisinde gerçekleşebilirdi. Bu ilişkinin bozulması ise kendiliğin kendi içinde uyumunu kaybetmesine ve umutsuzluğa sürüklenmesine yol açabilirdi.
Aklın hakikate ulaşmada nihai belirleyici olduğu düşüncesine karşı Kierkegaard, aklın bir noktada kendi kendine dolanabileceğini tatlı bir ironiyle gösterir bize. Öznel hakikat düşüncesi de tam burada önem kazanır: Mesele, tümüyle akıldan vazgeçmek değil; insanın bütün varoluşuyla hakikatle ilişki kurabilmesidir. Kierkegaard kendiliği, öznel hakikati ve imanı birbirinden ayrı düşünmez.
İmanın paradoksal yapısını en çarpıcı biçimde Korku ve Titreme eserinde İbrahim üzerinden ele alır. İbrahim, oğlunu Tanrı’ya kurban etmeye hazırlanırken aklın ve etiğin sınırlarını aşan bir durumun içine girmiştir. İman, aklın kavrayışını aşan paradoks içinde belirir. İbrahim, oğlunu vazgeçmeye hazır olduğu anda, ona iman yoluyla yeniden kavuşur: Tanrı’nın istemesi, almak için değildi; vermek içindi.
Kierkegaard’ın Regine Olsen’den vazgeçişini de bu düşüncenin kendi yaşamındaki izlerinden biri olarak okumak mümkündür. Regine’yi kaybetmiş, fakat onu bütünüyle yitirmemişti; başka biriyle evlenmiş olsa da Regine, Kierkegaard’ın iç dünyasında ve eserlerinde yaşamaya devam edecekti. Bu anlamda filozofumuz için vazgeçiş, sevilenin başka bir biçimde korunmasıydı. Bizler için de bu biraz böyle değil midir? Vazgeçişlerimiz, varoluşumuza rengini veren o acı tecrübelerden başka nedir ki? Her vazgeçiş bizi seçimin belirsizliğiyle karşı karşıya bırakır; bu belirsizlikte kaygının dip dalgası insan varoluşuna rengini verir.
Kierkegaard, Kaygı Kavramı kitabında, kaygının insan üzerindeki gücünü anlatırken engizisyoncu imgesine başvurur. Fakat burada asıl mesele kaygının kendisinden çok, insanın onunla kurduğu ilişkidir. Kaygıdan bütünüyle kurtulmaya çalışmak, onun varoluşumuza ilişkin açığa çıkardığı şeyi de görmezden gelmek demektir. Kaygı insanı sarsan bir duygu olmakla birlikte, henüz gerçekleşmemiş bir imkânın ve verilmek üzere olan bir kararın derinlerdeki titreşimidir.
Nedir öyleyse kaygının bizi böylesine sarsmasının nedeni?
Aslında o, kendi kaderimizi göreceğimiz varoluşsal bir seçimin eşiğinde durduğumuz anda, üstleneceğimiz sorumluluğu önceden sezişimizdir. Bu nedenle kaygı iki yönlü bir varoluşsal deneyimdir: bir yanında seçimin taşıdığı ağır sorumluluk, diğer yanında ise bireyin kendisini seçebilmesinin yarattığı özgürlük alanı vardır. Kaygı, filozofumuzun deyişiyle tam da bu nedenle “özgürlüğün baş dönmesidir.”
Fransız filozof Jean-Paul Sartre da özgürlüğün insanda yarattığı bu sarsıntıyı içdaralması üzerinden düşünür. İnsan, ona göre, kendisini yaptığı şeyden başka bir şey değildir. Fakat kendi varoluşumuzun serüveni, seçimin eşiğinde özgürlüğün doğum sancısını da beraberinde getirir. Bizleri annelerimiz bir kez doğurur; yaşamın içinde bizler kendimizi kendimizden defalarca doğururuz. Pessoa’nın “kendimi kendimden forseptle ayırmak zorunda kaldım” sözü, bu sancılı doğumu çarpıcı bir biçimde ifade ediyordu. Yaşadığımız ve idrakimiz derinleştiği sürece bu varoluş sancısını başka biçimlerde yaşamaya devam ederiz. O, dünyadaki varoluşumuzun dinamosudur.
Kierkegaard’da ân, zaman ile sonsuzluğun birbirine değdiği bir eşiktir. Seçimlerimiz de bu eşikte varoluşsal ağırlığını kazanır. Çünkü insan zamansal bir varlık olarak seçim yaparken, yalnızca önündeki seçeneklerden birine yönelmez; aynı zamanda kim olacağını ve kendi varoluşunu nasıl üstleneceğini de tayin eder. Bu nedenle seçim, gelip geçen seçenekler arasında verilen geçici bir karar olmaktan ziyade, insanın özgürlüğü aracılığıyla kendisini seçtiği ve kendi kendiliğine doğru yürüdüğü varoluşsal bir eyleme dönüşür.
İster iman da ister hayata dair tercihler de olsun, seçim insanı kesinliğin güvenli zemininden çıkarır. İmanda insan, aklın nihai belirleyiciliğinin sınırında kendisini var eden güce yönelirken; hayatın içindeki seçimlerinde, sonuçlarını bütünüyle bilmeden sorumluluk üstlenir ve yaşamı belirsizliği içinde kucaklamayı öğrenir.
İnsan varoluşu da, içinde bulunduğu dünya gibi, karşıtlıkların ve gerilimlerin içinde yaşanır. Yer gökle, gece gündüzle, su ateşle, hüzün neşeyle, acı tatlıyla, doğum ölümle yan yana var olduğu gibi, varoluş da kaygıyı kendi içinde taşır. Aradığımız anlam belki de bu karşıtlıkların birbirlerine nasıl değdiklerini görebilmekte saklıdır.
Her cefa sefayı vaat etmez; fakat görmeyi seçtiğimizde, acının içinden bile güzelliğe açılan bir yol belirebilir.
Kaygı, özgür varoluşun cefasıdır; ama insanın içindeki can kuşunu özgürlüğe uçuran varoluşsal seçimin de titreyişidir.
Belki bugüne kadar seçimlerimizin önceliği kendimiz olmadı. Ama elimizde kalan ömür; kendimizi seçmenin ve bu seçimle sevdiklerimizi ve hayatı kucaklamanın hâlâ mümkün olduğu bir zaman olabilir.
Not: Bu yazı, kaygı üzerine gerçekleştirdiğimiz bir diyalogdan ilhamla kaleme alındı.
Yazıya Eşlik Eden Kaynaklar:
● Alastair Hannay — Kierkegaard
● Søren Kierkegaard — Kaygı Kavramı
● Søren Kierkegaard — Korku ve Titreme
● Søren Kierkegaard — Tekerrür
● William McDonald — “Søren Kierkegaard”, Stanford Encyclopedia of Philosophy
● Fernando Pessoa — Huzursuzluğun Kitabı
● Jean-Paul Sartre — Varlık ve Hiçlik
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|