Eğitim kurumlarının kapılarını zorlayan silahlı şiddet vakaları, Türkiye'de okulların en temel işlevi olan güvenli sığınak olma özelliğini kökünden sarsıyor. Okulların steril müfredatlara sıkıştırılamayacak kadar toplumla geçirgen bir yapıda olduğunu vurgulayan eğitimciler, sokağın, medyanın ve toplumsal cinnet sarmalının doğrudan sınıfların içine sızdığına dikkat çekiyor. Son dönemde artan okul saldırıları, hem çocuklar üzerinde hem de kurumsal yapılarda derin kırılmalara yol açıyor. Sevgi Deniz Acar, Ekmek ve Gül'deki yazısında problemleri ayrıntılarıyla inceliyor.
Toplumsal düzeyde sokakta ve ekranlarda karşılaşılan şiddet dili ile cezasızlık kültürü, çocukların zihnine dünyanın tekinsiz bir yer olduğu algısını kazıyor. Okullarda bu tehditlere karşı alınan turnikeli, X-ray cihazlı ve tel örgülü polisiye tedbirler ise çocuklarda kurumun dahi kendilerini koruyamadığı hissini pekiştiriyor. Yapılan değerlendirmelere göre, okulların güvenlik panoptikonuna dönüştürülmesi şiddeti engellemek yerine, çocukların güvenlik algısını militarist bariyerlerle özdeşleştirmesine neden oluyor.
Sınıflar, toplumsal güç savaşlarının ve hiyerarşik baskıların mikro düzeydeki bir yansıması haline gelirken; adil ve şefkatli bir müdahale geliştiremeyen eğitim yapısı, "önleyici şiddet" duygusunu körüklüyor. En güvenli alanlarda bile korunamadığını düşünen bireyler, hayatta kalmak için şiddeti bir hak arama aracı olarak benimseme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu güvensizlik ortamı aynı zamanda ilerleyen yıllarda bireylerin kaosu dindireceğini vadeden otoriter yapılara biat etmesini de kolaylaştırıyor.
Eğitimciler ve uzmanlar, okulları metal dedektörleri ve turnikelerle tahkim ederek şiddetin durdurulamayacağını belirterek mevcut güvenlik yaklaşımlarını eleştiriyor. Çözümün okulları birer açık cezaevine dönüştürmekte değil; ilişkileri odağına alan, travma-duyarlı ve pedagojik bağı güçlendiren modelleri hayata geçirmekte olduğu ifade ediliyor. Fiziksel bariyerler yerine güvenli bir pedagojik çemberin inşa edilmesi gerektiği vurgulanıyor.