Ya acı çekiyorum ya da keyifsizim,
kimi kez de yaşam dalgaları yükseliyor içimden
Roland Barthes
Rúnar Rúnarsson’un When the Light Breaks (Ljósbrot, 2024) filmi, bir kişinin ölümünün ardından geçen 24 saate odaklanır. Una ile Diddi’nin kimsenin bilmediği bir ilişkisi vardır. Diddi sevgilisi Klara’dan ayrılıp Una’yla birlikte olmaya karar vermiştir ancak ertesi sabah meydana gelen bir tünel kazası sonucunda hayatını kaybeder. Film, Una’nın, yasını ve sırrını kimseye açamadan Diddi’nin kardeşi ve arkadaşlarıyla geçirdiği o günü mercek altına alır.
Roland Barthes, annesinin ölümünden sonra tuttuğu Yas Günlüğü’nde şunu yazar: “Yas: Değişmeyen ve zaman zaman ortaya çıkan bir şey olduğunu öğrendim: Aşınmıyor çünkü sürekli değil.” Barthes’ın bu tespitinde ilginç bir mantık var. Kesintili olan bir şeyin zaman içinde zayıflamasını bekleriz. Barthes, yasla ilgili bunun tam tersini ifade eder. Ara verebilir, unutulabilir ama sonrasında ilk günkü kadar kesin bir biçimde geri dönebilir. Bana kalırsa film tam da bu süreksizliği anlatıyor. Yasın sürekli olmayışını.
Yasın hiç aşınmadığından emin değilim. İlk günlerin hissettirdiği acı ve üzüntü ile uzun sürenin ardından hissedilen duygular farklılık gösterebilir. Üstelik yas, en ağır yaşandığında bile sürekli değildir. Acı tek parça halinde hissedilmiyor, es verdiği zamanlar var. Filmin yalın estetiğiyle anlatmak istediği tam olarak bu esler ve yasın iç içe geçmiş doğallığı: gülümsemeler, sıradan konuşmalar, dans, sarılmalar ve aralarından gün boyunca hiç eksilmeden geri gelen aynı acı.
Ölüm haberini öğrendiğinde Una ne yapacağını bilemez. Tuvalete kapanır ve orada ağlar. İlişkisini kimse bilmediği için ne kadar çok üzüldüğünü kimseye açıklayamaz. Sonra babasını çağırır ve günün bir kısmını birlikte geçirirler. Yemek yerlerken bir yandan sohbet ederler. Sigara içtiğini annesine söylememesi için babasıyla küçük bir pazarlığa girişir. Sonrasında yüzünde küçük bir gülümseme belirir; kendiliğinden, istemeden, birkaç saat önceki üzüntüsüyle hiçbir bağ kurmadan. Yas sürecinin sürekli artan bir acı ve üzüntü silsilesi olarak kurgulandığı, hatta aşırı dramatikleştirildiği filmlere alışkınızdır. Bu filmin temposunda söz konusu bir aşırılık yok, duygusal iniş çıkışların bir sırası da yok.
Yas süreci başladığında özellikle ilk zamanlarda dünya yıkılmış gibi hissedilir. Halbuki dışımızdaki dünyada yaşadığımız süreçten habersizdir. Kayıp herkesi farklı etkiler, yas her şeyden önce öznel bir deneyimdir. Una ve arkadaşları bir yerden başka bir yere giderken parti yapan insanların yanından geçer. Bu insanları birkaç farklı yerde daha görürüz. Kamera ne onlarda oyalanır ne de karşıtlığı vurgular. Dünya durmuş gibi hissedersiniz ama dünya durmamıştır, sadece sizin için durmuştur ve bunu kimse fark etmez.
Gün ilerledikçe Una ve arkadaşları Diddi hakkında anılarını paylaşırlar. Anlatılanların çoğu komik anılardır ve gülerler. Hatıraların tatlı anımsanmaları uzun sürmez, bir yerden sonra ağlamaya dönüşür. İki ruh hali arasındaki geçişin ne kadar kısa olduğunu orada bir kez daha fark ederiz. Aynı gün Klara ile Una sanat üzerine tartışır. Birinin öldüğü gün sanat konuşmak, gülmek ya da kısa süreliğine de olsa başka şeylerle ilgilenmek tuhaf değildir. Çünkü yas hayatın tamamını kaplamaz, arasına gündelik hayatın sıradan ritimleri sızar. Yasın doğal anlatım biçimi bu tarz sahnelerde karşımıza çıkar.
Barda vakit geçirirlerken arkadaşlarından biri Una’ya Diddi ile Klara’nın ne kadar mükemmel bir çift olduğunu söyler ve Una’ya bunu hiç düşünüp düşünmediğini sorar. Una cevap vermez; veremez, çünkü verebileceği her cevap onu ele verecektir. Sonra Klara gelir ve herkes ona sarılmak için üşüşür. Kamera sarılanlara değil, geride kalan Una’nın yüzüne kilitlenir, arka plan bulanıklaşır. Oradaki belki de en ağır acıyı taşıyan kişi, o acının teselli edildiği çemberin tam dışında durmaktadır.
Günün ilerleyen kısımlarında Una ve arkadaşları dans ederken Una birdenbire yere yığılır ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Düşünülmüş veya kurgulanmış bir an değildir, belki de uygun bir an hiç değildir. Arkadaşları hemen yanına gelir, sebebini sormadan sarılırlar. Una ile Klara’nın yas süreçleri gün boyunca birbirine yaklaşır; film ikisini bir hesaplaşmaya sürüklemek yerine aynı kederin içinde konumlar.
Filmin ilk sahnesinde Güneş Diddi’nin üzerine vurur. O an sıradan bir kadraj gibi geçip gider, neyin kurulduğu ancak kapanışta, kamera denizden yavaşça Güneş’e doğru yükselirken anlaşılır. Una ve Klara bir konuşmalarında Diddi’yi Güneş’e benzetir. Bu metafor filmin doğa ile kurduğu ilişkiyi de belirginleştirir. Güneş batar ve geri gelir, yasın dalgalı bir süreç olması gibi. Bu yüzden son çekim bir teselli ya da bir kapanış gibi durmaz. Taşınamayan bir şeyin doğaya devredilmesi gibi durur belki de. Rúnarsson tek bir günü anlatarak yasın tamamını anlatmaya kalkmaz. Sadece onun nasıl bir şey olduğunu gösterir: kesintili, kendi zamanlamasıyla gelen, arada gülen ve o gün bitse bile bitmeyen bir şey.
.jpg)
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|