beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort
Bugun...


Emine Demir

facebook-paylas
Cinsiyetin Ötesinde Tekil Birey: Kierkegaard’da Kendi Olmak
Tarih: 18-10-2026 21:13:00 Güncelleme: 18-10-2026 21:22:00


“ibrâhîm / içimdeki putları devir / elindeki baltayla / kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim”

— Asaf Hâlet Çelebi

İspanyol düşünür Miguel de Unamuno, Yaşamın Trajik Duygusu adlı eserinin henüz ilk sayfalarında, insanın bir başkası olmayı istemesini anlayamadığını söyler. Bir insanın başkasının zenginliğini, bilgisini edinmek istemesini anlayabilir; fakat başka biri olmayı istemek ona anlaşılmaz gelir. Çünkü düşünüre göre başka biri olmayı istemek, kendisi olmaktan vazgeçmektir.

Unamuno burada insanın değişmeden kalması gerektiğini savunmaz. İnsan değişebilir, hatta neredeyse bütünüyle değişebilir; ancak bu değişim kendi yaşamının birliği ve sürekliliği içinde gerçekleşmelidir. Onun bu vurgusunda beni düşündüren, değişirken kendimizle kurduğumuz ilişkidir. Kendimiz olarak dönüşmekle bir başkasının varoluşuna öykünerek kendimizden uzaklaşmak arasında nasıl bir fark vardır?

Çelebi’nin dizelerini de bu soruyla okuyorum. İçimizdeki putları devirmek isterken onların yerine yenilerini koyuyor olabilir miyiz? Bizi sınırlandıran bir tanımdan kurtulurken başka bir tanımı kendimizin değişmez hakikati hâline getirerek kendimize yabancı bir hayata kapanıyor olabilir miyiz?

Kadın ve erkek olmak üzerine düşünürken de zihnim aynı soruya dönüyor: İnsan, kadın ya da erkek olmaktan ibaret midir?

Kadın ve erkek üzerine yürütülen tartışmalar çoğu zaman cinsiyet farklılıklarını, toplumsal rolleri, bu rollere yüklenen beklentileri ve insanın bunlar karşısındaki özgürlüğünü odağına alıyor. Özellikle kadınların tarih boyunca karşılaştığı haksızlıkların ve eşitsizliklerin sorgulanması, insanın özgürlüğü ve onuru bakımından vazgeçilmez. Bununla birlikte insanın varoluşunu sürekli cinsiyeti üzerinden anlamaya çalışmanın da onu sınırlandırabileceğini düşünüyorum. Bir insanı açıklamak için başvurduğumuz kategoriler, hangi noktada onun kendisiyle karşılaşmasının önüne geçiyor?

15–16 Ekim 2026’da Bursa Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümünde gerçekleştirilen IX. SWIP-TR Türkiye Kadın Felsefeciler Topluluğu Konferansı, bu soruları yeniden düşünmeme vesile oldu. “Beden, Özne/l/lik ve Kadın” teması etrafında iki gün boyunca farklı felsefi yaklaşımları dinleme fırsatı bulduk. Ben de konferansa “Haz İmgesinden Tekil Bireye: Kierkegaard’ın Varoluş Evrelerinde Kadının Öznel Hakikati” başlıklı bildirimle katıldım. Kierkegaard’ın kadın tasvirlerini, bunlara yöneltilen feminist eleştirilerle birlikte ele alırken özellikle tekil birey kategorisinin açtığı kendilik imkânı üzerinde durdum.

Kierkegaard’ın düşüncesinde estetik, etik ve dinsel varoluş, insanın yaşamıyla nasıl bir ilişki kurduğunu anlamamızı sağlayan farklı varoluş biçimleridir. Bunları herkesin sırayla geçtiği yaş dönemleri gibi düşünmemek gerekir.

Estetik varoluşta insan, yaşamını hazların, ilginç olanın ve değişen imkânların çevresinde kurabilir. Bağlanmaktan kaçınır; seçeneklerini açık tutmayı özgürlük sayar. Fakat kendi hayatını üstlenmeyi sürekli erteleyen insan, sonunda onun seyircisi olarak kalabilir. Kierkegaard’ın bazı estetik metinlerinde kadın, erkeğin arzusunun ve hayal gücünün içinden görülür. Kendi adına konuşan bir varlık olmaktan çok, hakkında konuşulan bir haz imgesine dönüştürülür. Ben bu yaşam biçiminde, özgürlük arayışı kadar özgürlüğün gerektirdiği sorumluluktan kaçışı da görüyorum.

Etik varoluşta seçim, sorumluluk ve bağlılık daha belirleyicidir. İnsan, hayatını geçici ilgilerin akışına bırakmak yerine seçimlerinin sürekliliğini üstlenmekte kararlılık gösterir. Bununla birlikte başkasının varoluşunun da kendi arzularına göre kullanabileceği bir malzeme olmadığını kavraması gerekir. Kadın, etik metinlerde özellikle evlilik ve ortak yaşam içinde ele alınır. Ancak burada ona atfedilen eş ve anne rolleri, kadınla erkeğin her bakımdan eşit konumlandırıldığı anlamına gelmez.

Dinsel varoluşta ise insanın Tanrı’yla ilişkisi belirleyicidir. Kişi, toplumsal konumuna ve kendisine atfedilen niteliklere indirgenemeyen, kendi varoluşundan sorumlu tekil birey olarak düşünülür. Onun yerine bir başkası inanamaz, kendisi olma sorumluluğunu bir başkası üstlenemez.

Kierkegaard’ın tekil birey anlayışında benim özellikle üzerinde durmak istediğim imkân burada açılıyor. Kadın ve erkek, somut farklılıklarıyla birlikte vardır; fakat bu farklılıklar onların kim olduğunu ya da olabileceğini tümüyle açıklayamaz. Üstelik cinsiyet farklılıklarını kabul etmek, bunlara dayanılarak kurulmuş bütün toplumsal beklentileri zorunlu saymamızı gerektirmez. Kadın ve erkek olmaya ilişkin nitelemeler, insanın kendi varoluşuyla ilişkisinin yerini tutamaz.

Kierkegaard’ın günahkâr kadın üzerine söylevinde bunun çarpıcı bir örneğiyle karşılaşırız. Kadın, kendisini küçümseyen ve yargılayan bakışların arasından geçerek İsa’ya yaklaşır. Bağışlanmaya duyduğu ihtiyaç ve Tanrı’nın lütfuna açıklığı, çevresindekilerin yargılarını onun için önemsiz kılar. Kadının duruşundaki kayıtsızlık, hiçbir şeyi önemsememek değildir. Onun için koşulsuz önem taşıyan şey, bağışlanmadır. Başkalarının gözünde nasıl göründüğü, bu ilişkinin önüne geçemez. Böylece kadın, kendisini yargılayanların da kendisinden öğrenebileceği bir örnek olarak karşımıza çıkar.

Elbette bu imkân, Kierkegaard’ın kadın hakkındaki bütün değerlendirmelerini sorunsuz kılmaz. Feminist eleştirilerin hatırlattığı güçlük burada önemlidir: Kadının Tanrı karşısında erkekle eşit sayılması, gündelik yaşamda onu sınırlayan rollerin ve eşitsizliklerin ortadan kalktığını göstermez. Kadına yöneltilen övgü bile onu belirli bir kadınlık tasavvuruna kapatabilir.

Bu eleştirileri önemsiyorum. Bunlarla birlikte başka bir soru da düşüncemi meşgul ediyor: Toplumsal eşitsizlikleri giderdiğimizde, insanın kendisi olma sorununu da çözmüş olur muyuz? İnsan daha eşit koşullarda yaşarken de başkalarının beklentilerine göre kurulmuş bir hayatı, kendisiyle hiç karşılaşmadan sürdüremez mi?

Her birimiz bir aileye, bir dile, bir kültüre doğuyoruz. Henüz bunları sorgulayabilecek durumda değilken bir değerler dünyasının içinde yetişiyoruz. Kendimize, başkalarına, sevgiye ve başarıya ilişkin ilk düşüncelerimiz burada biçimleniyor. Zamanla kendi bakışımız sandığımız şeyin, ne ölçüde bize aktarılmış kabullerden oluştuğunu fark edebiliyoruz.

Kendisi olmanın bu düşünce dünyasıyla karşılaşmayı gerektirdiğini düşünüyorum. İnsan, içinde yetiştiği değerleri gözden geçirebilir; bazılarını koruyabilir, bazılarını değiştirebilir, bazılarını terk edebilir. Koruduğu değerlerle de artık başka türlü bir ilişki kurabilir. Onları düşünerek, sorgulayarak kendisinin kılması mümkündür. Varoluşumuzu şekillendiren bütün bu etkilerin dışına çıkamasak da mümkün olduğunca kendi gözlerimizle dünyayı yeniden görmeyi öğrenebiliriz.

Bu nedenle bir kadının geleneksel bir yaşam biçimini seçmesi, tek başına onun özgür olmadığını göstermez. Geleneksel beklentileri reddetmesi de özgürlüğünün yeterli kanıtı olamaz. Seçimini hangi koşullarda yapabildiği, başka imkânlara erişip erişemediği ve seçtiği hayatla nasıl bir ilişki kurduğu da önemlidir. Kendi hayatımızı üstlenmek, benimsediğimiz yaşam biçiminin gerekçeleriyle yüzleşmeyi de göze almayı gerektirir.

Kierkegaard’da Tanrı karşısında durmayı bu bakımdan yeniden düşünüyorum. Burada insanın yalnızca kendi içine dönmesi söz konusu değildir. İnsan, kendini var eden güçle ilişkisi içinde kendi iradesinin de mutlak ölçü olmadığını kavrar. İman, sevgi, günah ve bağışlanma üzerinden kendi varoluşuyla yüzleşir ve Tanrı’nın lütfuna açık hale gelir.

Benim Ortega y Gasset’in çağrı düşüncesinden hareketle içsel varoluş çağrısı olarak düşündüğüm şey, bu ilişkinin insanda uyandırdığı kendisi olma sorumluluğuyla buluşuyor. Kadın ya da erkek olarak, belirli bir tarihin ve kültürün içinde yaşayan insan, bütün bu belirlenimlerle birlikte kendisine verilmiş hayatı nasıl yaşayacağını sormaya başlıyor. Kendi hayatına hangi anlamı verdiği, neye bağlandığı ve varoluşunu hangi ölçüye göre değerlendirdiği önem kazanıyor.

Dinsel varoluşun açtığı imkânı, dünyadan ve sonlu yaşamdan uzaklaşmak olarak da görmüyorum. Hazlarımız, ilişkilerimiz, bağlılıklarımız ve sorumluluklarımız sürüyor; fakat onların hayatımızdaki anlamı dönüşüyor. Cinsiyet farklılıklarının korunduğu, eşitliğin bu farklılıklarla birlikte gözetildiği ve insanın hiçbir sonlu tanımla tüketilmediği bir varoluşu burada düşünmek mümkün geliyor bana.

İnsanın kendisi olma çabasını kıymetli bulmamın nedeni de bu. Kendimiz hakkında söylenenlerle, hatta kendimize ilişkin en yerleşik kabullerimizle yetinmediğimiz bir ufka doğru yol alabilmek. İçimizdeki putları devirirken yerlerine yenilerini koyup koymadığımızı sormayı sürdürebilmek.

Bu soruları birlikte düşünmemize imkân sağlayan konferansın gerçekleşmesindeki emekleri için Doç. Dr. Eylem Yenisoy Şahin’e ve Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Funda Günsoy Turowski’ye; davetli konuşmacılar Prof. Dr. Sanem Yazıcıoğlu ile Prof. Dr. Solmaz Zelyut’a, katkı sunan bütün katılımcılara ve organizasyonda emeği geçen lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine teşekkür ediyorum. Beni dinlemeye gelerek desteğini hissettiren danışman hocam Prof. Dr. A. Kadir Çüçen’e ve konferans boyunca fotoğrafları çekerek bu anları kaydeden sevgili arkadaşım Doktorant Aslı Şahinkaya’ya da ayrıca teşekkür ediyorum.

Kendi varoluş çağrımızı duyabildiğimiz ve bu çağrıya karşılık vererek yaşayabildiğimiz bir yolculuk dileğiyle…

Yazıya Eşlik Eden Kaynaklar

● Asaf Hâlet Çelebi, Bütün Şiirleri, “İbrâhîm”.

● Miguel de Unamuno, Yaşamın Trajik Duygusu.

● Søren Kierkegaard, Ya/Ya Da.

● Søren Kierkegaard, İtirazlara Cevaben Evlilik Üzerine Muhtelif Gözlemler.

● Søren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk.

● Søren Kierkegaard, Without Authority, “The Woman Who Was a Sinner”.

Not: Kierkegaard’ın kadın anlayışına ilişkin yararlandığım farklı değerlendirmeler için bkz. Céline Léon, “(A) Woman’s Place within the Ethical”; Sylvia Walsh, “When ‘That Single Individual’ Is a Woman”; Julia Watkin, “The Logic of Søren Kierkegaard’s Misogyny, 1854–1855”; Alice von Hildebrand, “Beautiful Words About Women: Kierkegaard Against Feminism”; Leslie A. Howe, “Kierkegaard and the Feminine Self”.

 

 



Bu yazı 147 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
NAMAZ VAKİTLERİ
YUKARI