beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort
Bugun...


Şaban Akbaba

facebook-paylas
DEFNE ÇİZAKÇA İLE MELANKOLİK CİNLER KLAVUZU Üzerine Melankolik Bir Söyleşi
Tarih: 30-11--0001 00:00:00 Güncelleme: 30-11--0001 00:00:00


Şaban Akbaba: Sevgili Defne Çizakça; dil zenginliği, anlatım güzelliği ve muhteşem sözcük dağarcığıyla meraktan merağa, sürprizden sürprize sürüklenerek okuduğum; farklı, renkli, gizemli bir kitap Melankolik Cinler Kılavuzu. Fantastik bir anlatı.

Bu kitabı yazmadan önce nasıl bir emek verdin, ne gibi çalışmalar yaptın, nasıl hazırlandın?

Defne Çizakça: Öncelikle, kitabım hakkında böylesine güzel düşünceler paylaşmanız benim için büyük bir sevinç, Şaban Hoca’m. İncelikli okumanız için çok teşekkür ederim.

Melankolik Cinler Kılavuzu’nun yapı taşları yaratıcı yazarlık üzerine yaptığım doktora sürecinde atılmış oldu. Doktoramı Glasgow Üniversitesi’nde, İskoçya’da yaptım. Dolayısıyla o vakitler yazdığım metin İngilizceydi. 19. yüzyıl İstanbul’unda, perili bir kütüphanede yaşayan iki kadının hikâyesini anlatıyordum; Rum falcısı Kalliopi ve kitapların koruyucusu Perihan.

Lakin doktora projemde Genç Osmanlılar da vardı, Rum masonu Scalieri Cleanthi, Ermeni tiyatroları, Sultan Abdülaziz ve V. Murat ve hatta Osmanlı’nın ilk Parlamentosu da…Yani 19. Yüzyılın ikinci yarısı beni öyle bir cezbetmişti ki ilk romanıma dönemin tüm çalkantılarını sığdırmaya çalışmıştım. Hatta doktora tezinin sayfa sayısını aştığım için, özel bir izin bile almıştık jürimden.

Romanın yanısıra, araştırdığım konularla ilgili akademik makaleler de yazmıştım: Osmanlı’da tiyatro, kahvehaneler, Genç Osmanlılar ve meddahlık geleneği bunlardan bazıları. Doktora tezim romanım ve makalelerimden oluşuyor, 5 senelik bir emeğin ürünü.

Diplomamı aldıktan 5 sene sonraysa kitabımı Türkçeye çevirmeye karar verdim. Çeviriyi yapmak bana farklı ve heyecanlı bir kapı açtı. Tezim, artık bambaşka bir kitap olmak istiyordu. Zaman içinde demlenmişti. Tarihi ve politik arka planı neredeyse silindi, birçok yan karakter de öyle. Ben de bu değişime saygı gösterdim.

Sonuç olarak doktora projemden ilhamla yeni bir roman yazdım. Tezimi anneanne, Melankolik Cinler Kılavuzu’nu ise onun torunu olarak görüyorum. İkisini de çok seviyorum. Yazar olarak bana düşen, bu uzun süreçte sabretmek vekitapların öznel dönüşümlerine alan açmaktı.

Ş.Akbaba: Tarihten günümüze, coğrafyadan coğrafyaya, kaynaktan kaynağa gezdiriyorsun okurunu. Hangi tarihilik, hangi kaynaklar, hangi kültürler ve hangi coğrafyalar?

D.Çizakça: Melankolik Cinler Kılavuzu İstanbul merkezli bir roman, dolayısıyla Osmanlı, Türk, Rum ve Sefarad kültürü ön planda (doktora tezimde Ermeni tiyatro tarihiyle ilgili bölümler de vardı ama son tahlilde kitapta yer almadılar). Maan Kızı vesilesiyle saray kültürü, Diyarbakır, birazcık da Lübnan ve Dürziler de kurguya giriyor.

“Hangi tarihilik?” çok güzel ve önemli bir soru. Esas tutkumun mikro tarih ya da E.P. Thompson’un deyimiyle “aşağıdan tarih” olduğunu söyleyebilirim. Gözden kaçırılan, ciddiye alınmayanların tarihi yani. Karakterlerim çemberin dışındalar ama içerisine çağrılsalar bile bu daveti kabul edeceklerini düşünmüyorum.

Rum bir falcı, akıl sağlığını sorgulayan bir akademisyen, kütüphanesinden neredeyse hiç çıkmayan bir kadın, kayıp bir ansiklopediye aşık cinler…Hiçbiri otoritenin ciddiye aldığı şahsiyetler değil, ama bence yine de çok değerliler.

Kaynaklarımdan bazılarını romanın sonunda yer alan dipnotlarda paylaştım. Amacım hem araştırma sürecini şeffaflaştırmak hem debu sıra dışı metinlere yeni okurlar kazandırmaktı. Sanırım bütün romanlarımda aynı merakvar: Merkezin unuttuklarını edebiyat yeniden canlandırabilir mi?

Ş.Akbaba: Kitabını okuyanların pek çoğu çok ilginç bilgiler de edinecek. Hemen vurgulamam gerekir; söz konusu bilgiler asla didaktik biçimde sunulmamış, anlatının doğal akışı içinde ansızın önünüze çıkıyor ve siz ona yabancı kalmıyorsunuz, o da yama gibi durmuyor. Örneğin kitabın eksenine oturan bir köşk ve bir kitap var İstanbul’da. Sanatın diliyle anlatmışsın. Bir de söyleşinin dilinden, yanıt olarak duyalım senden. Kuzguncuk’taki Pembe Köşk ile İstanbul Ansiklopedisi…

D.Çizakça:Kuzguncuk’ta, gerçekten de gizli saklı bir pembe köşk var. Her gün yürüyüşlerimde önünden geçerim. Bence dünyanın en güzel evlerinden biri…Lakin kitaptaki gibi yıkık dökük değil, bakımlı. Ama kapısı hep kilitlidir.İçinde de hiç kimseyi görmedim şimdiye dek.

Orası, benim için büyülü bir mekâna dönüştü zamanla. İçinde kimlerin oturduğunu çok merak ettim. Hem kitapların hem de iyi saatte olsunların meskeni olduğunu düşünmeye başladım. Her sabah köpeğimle halen yanından geçeriz; Kehribar ve ailesine selam gönderirim. Köşkün bahçesine romanımı atıvermeyi çok kez düşündüm. Ama belki de bizi bilmemeleri daha güzel.

İstanbul Ansiklopedisi’ne gelince… Melankolik Cinler Kılavuzu, kaybolmuş bir İstanbul Ansiklopedisi etrafında şekilleniyor. Tabii ki ilham kaynağım Reşad Ekrem Koçu’nun kült yapıtı. Ama içeriğinden çok şekli etkiledi beni. Yani Koçu’nun ansiklopedisinin de hiç bitmeyişi. Eksantrik yapısı. Borgesvari dünya görüşü. Girişlerinin gerçek mi yoksa uydurma mı olduğundan hiç emin olamayışımız.

Sanırım esas hayalim şu: daima genişleyen bir kitap ve bir kütüphane.Hayatını bu hiç bitmeyen eserleri korumaya ve güzelleştirmeye adamış insanlar (ve de cinler.)

Ş.Akbaba: Özellikle “simya” ve “cin” konusuyla ilgili misin? Kitapta “cin” faslı Akademisyen Ada’nın Zümrüt dedesi ile başlıyor. Daha sonra insanlarla cinler birbirine karışıyor. “Simya” ise Ada’nın temel meraklarından biri. “Simya” ve  “cin” kavramlarının, igili anlatıların  metaforik anlamı var mı? Birey neden cinleşiyor?

D.Çizakça:Dünyayı açıklayamadığımız anlarda anlattığımız hikâyeler büyülüyor beni. Simya da, cinler de, cadılar da, canavarlar da rasyonel açıklamalarımızın yetersiz kaldığı anlarda tutunduğumuz figürler. Ama aynı zamanda toplumsal korkuların, arzuların ve umutların da aynaları. Bize açık görüşlü ve mütevazi olmayı öğrettiklerini düşünüyorum.

Cin kavramının ötekiliği temsil ettiğini söyleyebiliriz. Simyacılık ise değersiz materyalleri altına çevirmenin, yani dönüşümün sembolü.

İnsan, bazen toplumun kendisine biçtiği hayattan kaçabilmek için cadılaşır, canavarlaşır, cinleşir. Dr. Rania Awaad ve Dr. Najat Khalifa’nın cinler ve kadınlar üzerine yaptıkları psikolojik araştırmalar beni çok etkiledi. Muhafazakâr toplumlarda, kadının kendini merkez alan isteklerde bulunması, ancak cin çarpması, delilik ya da histeri çerçevesinde kabul ediliyor. Dolayısıyla romanda cinler yalnızca ötekiliği değil, özgürlüğü de temsil ediyor.

Salt İslamî bir perspektiften bakarsak, cinler zaten paralel bir gerçekliğin habercileri. Her iki şekliyle de onlar, farklı seçimlerin ve başka hayatların mümkün olduğunu hatırlatıyorlar bize. Ve bu hatırlatma bile haksızlıklara isyan etmek için yeterli olabiliyor.

Ş.Akbaba: Aşk ve kadın sorunsalları da kitapta yerini almış. Örneğin Zühre, yıldıznameyi öğrenmek ve okumak tutkusuyla yanıp tutuşurken kız olduğu için izin verilmiyor. Çünkü o bir “eksik etek”miş. Bu konularda kişisel görüşün nedir?

D.Çizakça: Bu konudaki kişisel görüşüm politik: eko-feministim. Feminizmin radikal bir tutum değil, hümanizmin doğal ve gerekli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kadınların, hayvanların ve doğanın yüzyıllar boyunca bencilce sömürüldüğü bir gerçek. Ve bu sadece kadınların, doğanın ve hayvanların aleyhine sonuç vermiyor, herkesi hem maddi hem de manevi açıdan fakirleştiriyor.

Zühre’ye gelince… Yıldızname eğitiminin ona yasak olması, bir kadının yalnızca bilgiye olan erişiminin engellenmesi anlamına gelmiyor. Bu yasak aynı zamanda – astrolojiye inanıyorsanız eğer -kendi kaderini yorumlama hakkının da elinden alınması demek. Yani “eksik etek” olduğu için kişisel irade ve özne olma gücünü yitiriyor Zühre. Bu kafesten çıkabilmesi için de yaratıcı olması gerekiyor. Kadın kahramanın yolculuğunun başladığı yer burası.

Ş.Akbaba: Şeyh, Maan Kızı, Küçük Baba ve Yetim adlı simyacıların IV.Murat tarafından öldürülmesi gerçek değilse bile sembolik olarak; başarının cezalandırılması mıdır?

D.Çizakça: Evet, sevgili hocam. Tolkien’in yüzüğü gibi aslında Maan Kızı’nın simyagerliği. Kim ki bakırı altına dönüştürebilir, güç onundur. Bu sebeple IV. Murat ilk önce simyacılara bir görev veriyor. Onların başarılı olması, hem IV. Murat’ın hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun kazançlı çıkması demek aslında. Ama iktidar çoğu zaman başarısızlıktan değil, kendisinin denetleyemediği başarılardan korkar. IV. Murat da Maan Kızı’na hâkim olamayacağını hissediyor. Aşktan da korkuyor. O yüzden her açıdan mutlu olabileceği bir geleceği sabote ediyor.

Ş.Akbaba: 34. sayfada, “… Sokrates’e atıfla söylediğini düşündüğüm bir teoriye göre: İnsan başkalarını görür fakat anlayamaz, kendisini ise anlar fakat göremez,” deniyor. Boy aynalarının icat edilmesinden sonra insanın kendisini görebildiği belirtiliyor. İnsanı anlamak mümkün mü? Öznel görüşün nedir?

D.Çizakça: Bir insanı gerçekten anlayabileceğimizden emin değilim. Hatta yaş aldıkça bunun giderek daha da zorlaştığını düşünüyorum. Başkalarının iç dünyasını ancak kısa süreliğine ziyaret edebiliyoruz. En yakınımızdaki insan bile bize daima bir parça yabancı kalıyor. Geçmiş travmalar, bilinçaltı, yaşam koşulları, kültürel farklılıklar derken,kavradıklarımız da kendi iç dünyamıza çeviri sırasında başkalaşabiliyor. Yanianlamaya çabalıyorum, her zaman, ama ne kadar başarılı olduğumdan emin değilim.

O yüzden sorumluluk üzerine kurulu felsefi akımlar ilgimi çekiyor. Örneğin Levinas’a göre karşımızdaki insan, bütünüyle kavrayabileceğimiz ya da kendi düşünce sistemimizin içine yerleştirebileceğimiz biri değil. Daima bilgi ve anlayışımızın ötesinde kalan bir fazlalığı var. Dolayısıyla onu anlamasam da ondan sorumlu olmalıyım. Anlamak ahlakın ön koşulu değil; bazen tam tersine, anlayamayacağımızı kabul etmek ahlakın başlangıcı.

Gizeme, bilin(e)meyene, belirsiz olana karşı huzursuzluk değil, derin bir sevgi beslemeye niyet ettim.

Ş.Akbaba: Çokça emek verdiğin araştırmalarını da göz önünde tutarak cin, astroloji,  yıldızname, simya gibi kültürel unsurlar hakkında genel düşünceni almak istesem neler söylersin? Bu kültürel unsurlara mitleri de katabilir miyiz? Örneğin kendi ismin; Dafne miti…

D.Çizakça: Sanırım sorunuzun birinci bölümüne yukarıda cevap verdim sevgili hocam, ama mitleri konuşmayı çok isterim.

Melankolik Cinler Kılavuzu’ndan sonra yazdığım üç dilli bir masal kitabım var. İsmi Ansuz. Masal ve mitolojinin bizi ortak bilinçaltına indiren merdivenler olduğunu düşünüyorum. En sevdiğim yanları, katmanlı bir okuma deneyimi sunmaları, aynı hikâyenin birçok farklı şekilde yorumlanabilmesi. Zaman içinde kendi algılarımızın da miti değiştirmesi…

Dafne miti, Tanrı Apollo ile birlikte olmak istemeyen bir perinin hikâyesi. Bilirsiniz, Apollo her istediğini elde eden, ısrarcı ve de saldırgan bir tanrıdır. Dafne, kendisine dayatılan bu beraberliği reddeder ama Apollo’ya karşı çıkacak kadar da güçlü değildir. Dolayısıyla bir ağaca dönüşür.

Yıllar yılı ben bu hikâyeyi, bir erkekle beraber olmak istemediği için yaşamaktan vazgeçen bir kadının seçimi olarak okudum. Bana hüzünlü geldi. Ama son yıllarda fikrim değişti.

Çünkü her ağaç, kökleri yordamıyla diğer ağaçlarla konuşur. Yapraklarını suya indirir, göğe uzatır. Kuşlara, kurtlara, sincaplara yuva olur. Rüzgârı ağarlar. Yemeklere tat verir. Sabun olur, rahatlatır, mis kokar. Yani Dafne, ağaç haliyle bin bir hayat yaşar. Sisteme savaş açmadan ona karşı durur. Bir kabilesi vardır. Tek olmaktan vazgeçip doğayla birleşmenin hikâyesi artık Dafne benim için.

Ş. Akbaba:Yazarların, yazdığı kitabın kahramanlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğunu düşünüyorsun? Kendinden örnek var mı?

D.Çizakça: Ben karakterleriyle haşir neşir bir yazarım. Onların sadece hayal ürünüm olmadığını, farklı bir düzlemde gerçekten yaşadıklarını hissediyorum. Kitap yayımlandığında, karakterler bizim dünyamıza adım atıyorlar.  Artık her okurla kendi ilişkilerini kuruyorlar. Bazen okurlarını seçtiklerini, onları anlayacak ve sevecek kişileri kendilerine çektiklerini düşünüyorum. Bazı evlere özellikle girmek istediklerini… Neden olmasın? Her kitabın karakterlerinden, mekânlarından, kurgusundan oluşan bir ruhu var nede olsa. Ve ruhlar seçim yapar.

Kendimden verebileceğim garip bir örnek de var elbet. Melankolik Cinler Kılavuzu’nun bir bölümünde Kehribar ve ailesi İstanbul’a mühürleniyorlar. Şehirden çıkmaları yasak. O yüzden gittiğim her yeni ülkeye kitabın bendeki ilk kopyasını mutlaka götürürüm. Bu şekilde Melankoliklerle dünyayı gezdiğimize ve onları mutlu ettiğime inanmak istiyorum. Kardeşler arasında kıskançlık olmasın diye bu seyahatlere ikinci ve üçüncü kitaplarım da eklendi.

Ş. Akbaba: “Sakla(n)mak” imgesi kitabının en temel imgelerinden biri. Gerek kitabındaki yeri gerek de gerçek yaşamdaki yeri bağlamında bir yorumun olmalı.

D.Çizakça:Saklamak ve saklanmak kelimelerinin yakınlığı daha önce dikkatimi çekmemişti, hocam. Bu itinalı soru için çok teşekkür ederim. Sizinle düşünürken benim de aklıma “sakınmak” kelimesi geldi. Bu üçü benim için birbirleriyle ilişkili sözcükler sanırım.

Perihan, Kehribar, Ruhi Bey, hatta kütüphanenin kendisi de saklanmayı seçiyorlar. Saklanmak beraberinde kitapları saklamayı ve sakınmayı da getiriyor. Bir de keşfedilme ihtimalini…Açıkta ve görünür olan keşfedilmez çünkü.

Eğer yazar olmasaydım, arkeolog olmayı çok isterdim. Tabaka tabaka eski bir şehri ve onun ritüellerini bulmayı. Her yazar farklı yazar, ben planlı yazmıyorum. Yazı sürecim bir arkeoloğunki gibisa bırlı ve bilinmeze inerek ilerliyor.

Yazdıklarımda koruma ve arşivleme temaları yoğun. Tarihi hafızanın, özen göstermezsek kaybolacağından korkuyorum. Satır arasında kalmış karakterleri araştırmayı sevmemin bir sebebi de bu.

Açıkta ve görünür olmayı tehlikeyle ilişkilendiren bir gölge yanım da olabilir tabii…

Ş.Akbaba: Sevgili Defne, Çizakça soyadına Bursa'da rastlıyoruz. Bazı okulların ismi gibi. Bursa ile ilginiz var mı? Varsa nasıl?

D.Çizakça: Evet, Bursalıyım, lise sona kadar da Bursa'da İhsan Çizakça Lisesi'nde okudum. Babaannem Süyehla Çizakça ve dedem İhsan Çizakça'nın 1942 yılında kurdukları, çok idealist bir okuldu. Bursa'nın ilk, Türkiye'nin de üçüncü kolejiydi. Çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca evimizde hep İngilizce ders veren yabancı öğretmenler ağırlanırdı, İngilizce hazırlık sınıfları şimdi olduğu kadar yaygın değildi o zamanlar. Arkadaşlarım benimle hep "okulun kızı" diye alay ederlerdi ben de utanır, herkesten soyadımı saklamaya çalışırdım. Büyüdükçe öğretmen ve eğitimcilerle çevrili bir çocukluk yaşamanın ne kadar değerli olduğunu anladım. Ben, ailemizde ders veren 6. nesilim. Belki de bir okulda büyüdüğüm için kitaplı yerler hep ev gibi geldi bana. Şimdi size cevap verirken fark ediyorum da, ilk romanımın bir kütüphanede geçiyor olması tesadüf olmasa gerek sevgili hocam. Bursa'nın ve aile tarihimin bendeki aksi büyük ihtimalle...

Ş.Akbaba: Mutfağında neler var?

D.Çizakça: İstanbul’da, üç farklı zamanda geçen bir roman pişiyor şimdilerde mutfakta. Hiç bilmediğim dönem ve karakterlere daldım. Bir de canavarlarla ilgili ufak bir projem var. İkisinin de demlenip istedikleri şekle girmelerini bekliyorum.

Ş.Akbaba: Teşekkür ederim sevgili Defne, emeğine bereket.

D.Çizakça:Bu güzel sorular ve kıymetli vaktiniz için ben çok teşekkür ederim, Şaban Hoca’m. Daha nice kitaplarda, festivallerde buluşmak dileğiyle.

 

 



Bu yazı 191 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
NAMAZ VAKİTLERİ
YUKARI