Filozof kelimesi zihnimizde genellikle fildişi kulelerinde oturup soyut kavramlar üzerinde düşünen, dünyadan kopuk insan figürlerini canlandırır. Oysa 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına uzanan yaşamıyla John Dewey (1859–1952), felsefeyi tam da hayatın ortasına, gündelik sorunların göbeğine çekmiş bir düşünürdür. Psikoloji ve pedagoji alanında önemli çalışmaları vardır.
Dewey’nin felsefesini anlamak için karmaşık terimlere boğulmaya gerek yoktur; onun bütün düşünce dünyası tek bir temel soru etrafında döner: "Düşüncelerimiz, gündelik yaşamımızda karşılaştığımız sorunları çözmeye nasıl hizmet eder?"
Dewey’ye göre düşünce, sırf zihinsel bir alıştırma ya da teorik bir süs değildir. Düşünmek; bir ustanın elindeki çekiç ya da bir terzinin elindeki makas gibi bir araçtır. Hayatta bir engelle karşılaştığımızda zihnimiz çalışmaya başlar, seçenekleri tartar ve bir çözüm üretir. Eğer ürettiğimiz çözüm işe yararsa o fikir doğrudur ve değerlidir. Bu yaklaşım, felsefede pragmatizm (eylemcilik) olarak adlandırılır. Dewey için bir fikrin değeri, soyut doğruluğunda değil, pratik hayatta yarattığı dönüşümde saklıdır.
Dewey denince akla gelen en büyük devrim eğitim alanındadır. Onun yaşadığı dönemde okullar; öğrencilerin sıralarda sessizce oturup öğretmenin anlattıklarını ezberlediği, pasif mekânlardı. Dewey bu yapıya kökten karşı çıktı.
Onun meşhur ifadesiyle: "Eğitim, hayata hazırlık değildir; eğitimin kendisi hayattır."
Bir çocuğun sıradan bir tahtaya bakarak sadece ezber yapmasıyla gerçekten öğrenemeyeceğini savunur. Gerçek öğrenme, çocuğun merak etmesi, soru sorması, dokunması ve yaparak-yaşayarak tecrübe etmesiyle gerçekleşir. Matematik sadece defterdeki rakamlar değil, bir şeyleri ölçerken ya da inşa ederken deneyimlenen bir ihtiyaçtır; doğa bilimleri ise ezberlenen tanımlar değil, bahçede yapılan gözlemlerdir.
Dewey için demokrasi de sadece dört ya da beş yılda bir sandığa gidip oy kullanmaktan ibaret değildir. Demokrasi; insanların bir arada tartışabilmesi, başkalarının deneyimlerine saygı duyması, birlikte karar alabilmesi ve ortak sorunlara ortak çözümler üretebilmesidir.
Bu yüzden okul ile demokrasi arasında doğrudan bir bağ kurar: Eğer bir toplumda bireylerin sorgulayan, düşünen ve katılım gösteren insanlar olmasını istiyorsak, okulları da küçük birer demokratik topluluk gibi tasarlamamız gerekir. Bastırılmış ve pasif yetiştirilen bireylerden demokratik bir toplum çıkmaz.
John Dewey, insanı dünyayı sadece izleyen bir "seyirci" değil, dünyayı biçimlendiren bir "aktör" olarak gördü. Bize bıraktığı en değerli miras; hatadan korkmadan denemeyi, merak etmeyi, öğrenmeyi bir ömür boyu süren bir yolculuk saymayı ve düşünceyi eyleme dönüştürmeyi hatırlatmasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün davetiyle 1924 yılında Türkiye’ye gelen Dewey, yaklaşık iki ay boyunca İstanbul ve Ankara’da incelemelerde bulundu, okulları gezdi ve eğitimcilerle bir araya geldi. Ziyaretinin ardından hazırladığı kapsamlı raporda, Türk eğitim sisteminin ezbercilikten uzaklaşıp toplumsal ihtiyaçlara yanıt veren, pratik ve köy koşullarına uygun bir yapıya kavuşması gerektiğini savundu. Dewey’nin bu önerileri ve öğrenmeyi yaşamın merkezine koyan felsefesi; öğretmen yetiştirme politikalarından müfretat reformlarına, hatta ilerleyen yıllarda hayata geçirilen Köy Enstitüleri modeline kadar Cumhuriyet’in erken dönem eğitim hamlelerine önemli bir ilham kaynağı oldu.