Birçok işçi kış aylarını rahat geçirebilmek için izin günlerini hasat döneminde çalışarak değerlendirirken, bazı işçiler ise olası hastalık veya acil durumlar için izinlerini yıllarca biriktirmek zorunda kalıyor.
Bursa'nın Uludağ gibi önemli kış turizmi merkezlerine ya da Mudanya gibi kıyı ilçelerine ev sahipliği yapmasına karşın, yerel işçilerin çoğunun bu imkanlardan yararlanamadığı vurgulanıyor. Bütçe yetersizlikleri sebebiyle emekçiler için tatil yapmak, çoğunlukla memlekete gitmekle ya da izin günlerini evde geçirmekle sınırlı kalıyor. Deniz tatili veya kültür gezileri ise ancak borçlanarak ya da tatil kredileriyle ulaşılabilecek bir hayale dönüşüyor.
Ekmek ve Gül dergisinde yer alan değerlendirmede, Türkiye'de tatil hakkının satın alınabilen piyasa koşullarına teslim edilmesi ile geçmişteki Sovyetler Birliği uygulamaları karşılaştırılıyor. Değerlendirmeye göre, Sovyetler Birliği'nde 1936 Anayasası ile güvence altına alınan dinlenme hakkı, çalışma sürelerinin sınırlandırılması ve ücretli izinlerin yanı sıra devlet eliyle kurulan sanatoryumlar, dinlenme evleri ve çocuk kamplarıyla kamusal bir sosyal hak olarak örgütlenmişti. İşçilerin sağlığını korumayı ve aileleriyle birlikte dinlenebilmesini amaçlayan bu modelde tatil, kişisel gelire bağlı bir ayrıcalık olarak değil, toplum tarafından sağlanan bir güvence olarak ele alınıyordu.
Uzmanlar ve sosyal politika gözlemcileri, mevcut ekonomik koşullarda dinlenme hakkının yalnızca fiziksel olarak çalışmama durumu olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çalışanların insan onuruna yaraşır bir şekilde dinlenebilmesi ve sosyal hayata katılabilmesi için kamusal desteklerin ve sosyal hakların yeniden gündeme alınması gerektiği ifade ediliyor.