Belirsizliğin labirentlerinde yol aramaya devam ediyoruz. Hayatımızı derinden biçimlendiren o dip dalgayı yok saymıyoruz. Onun varoluşumuzu sessizce çalkalamasına izin veriyoruz.
Bugün de Kierkegaard’ın dip dalgasında felsefenin izlerini aramaya devam ediyoruz.
Kierkegaard’ın düşüncesinin derinliklerinde iki kadın vardır: annesi ve Regine Olsen. Biri sessizliğin, diğeri vazgeçilemeyen aşkın adı. Bu iki kadın, onun düşüncesini farklı renklerle boyayan görünmez iki kaynağa dönüşmüştür. Ancak bu renklerin tonunu anlayabilmek için önce Kierkegaard’ın babasına dönmek gerekir. Çünkü onun melankolisini, suçluluk duygusunu ve Regine ile kurduğu o çözümsüz ve gizemli ilişkiyi anlamanın yolu, babasıyla kurduğu karanlık ve sarsıcı ilişkiye bakmaktan geçiyor.
Kierkegaard yedi kardeşin en küçüğüydü. Henüz çocuk yaşta kardeşlerinin birer birer ölümüne şahit oldu. On yedi yaşına geldiğinde kalabalık aileden geriye yalnızca babası ve ağabeyi kalmıştı. Annesinin ve kardeşlerinin ölümünden sonra aynı evde yaşamaya devam etse de, o ev artık onun için bir yuva olmaktan çıkmıştı. İnsan, bazen kendi evinde bile evsiz hissedebilir.
Babası Michael Pedersen Kierkegaard’ın etkisi yalnızca onun kişiliğini değil, sevme biçimini de derinden belirledi. Babasından miras aldığı melankoli, suçluluk duygusu ve insanın Tanrı karşısındaki mutlak sorumluluğuna ilişkin bilinç, onda mutluluğun kendisine ait olmadığı düşüncesini derinleştirmişti.[1] Regine Olsen’e duyduğu sevgi artık sıradan bir romantik ilişki olmaktan çıkmış; vicdan, fedakârlık ve dinî çağrı arasında çözülemeyen bir gerilime dönüşmüştü.
Kierkegaard, Regine ile evlenmenin onu mutlu edebileceğini düşünüyordu. Fakat kendi iç dünyasındaki melankoli ve dinî yükümlülük duygusu, bu mutluluğu sürdüremeyeceğine onu ikna etmişti. Nişanı bozma kararı yalnızca kişisel bir tercih değildi; babasından devraldığı varoluşsal mirasın ve suçluluk bilincinin somut bir yansımasıydı. Regine’yi kaybetmek onun için sevginin sonu olmadı. Tam tersine, onu gündelik hayatın içinden çıkarıp düşüncesinin ve yazarlığının merkezine yerleştirdi. Bu vazgeçiş, eserlerinde yaşamaya devam eden bir hakikate dönüştü.
Elbette bu ayrılık ne Kierkegaard ne de Regine için kolaydı. Kierkegaard, Regine’nin kendisini terk etmiş görünmesini istiyordu. Bunun, ayrılığın yükünü hafifleteceğine ve onu ileride doğabilecek dedikodulardan koruyacağına inanıyordu. Ancak Regine bunu asla kabul etmedi. Tam tersine, Kierkegaard’ın uzaklaşması ona olan bağlılığını daha da artırdı.
Kierkegaard, “Benden vazgeç; benimle yaşamaya dayanamazsın.” dedikçe Regine’nin cevabı değişmiyordu:
“Senden ayrılmaktansa yaşayabileceğim her şeye dayanırım.”[2]
Sonunda ayrılığı kesinleştiren konuşma yapıldı. Regine, yıllardır göğsünde taşıdığı Kierkegaard’ın notunu çıkarıp gözlerinin önünde parçaladı. O da anlamıştı; artık geri dönüş yoktu. Kendisine oyun oynandığını ve aldatıldığını düşünüyordu. Babası ve ağabeyi de Kierkegaard’ı kararından döndürmeye çalıştılar; fakat sonuç değişmedi.[3]
Regine’nin kalbi paramparçaydı. Evlilik hayalleri kurduğu adam tarafından terk edilmişti. O yarayı sarabilecek tek şey zamandı.
Ve zamanın değirmeni her ikisi için de dönmeye başladı.
Yaklaşık altı yıl sonra Regine, Johan Frederik Schlegel ile evlendi. Kierkegaard ise hiçbir zaman evlenmedi. Fakat bu evlilik bile onun eserlerinden Regine’nin izini silemedi. Belki de yazdığı her eser, ızdırap dolu ruhuna şifa olan tek zehirdi.
Regine, Kierkegaard düşüncesini derinden etkileyen ilk ve tek aşkıydı. Varoluş evrelerinde ele aldığı pek çok temanın ardında onun sessiz yankısı hissedilir. Estetik evrede ilk aşk ve erotik sevgi üzerine düşüncelerinde, etik evrede seçilmiş sevgi, sadakat ve evlilik savunusunda, dinî evrede ise dünyevî sevgiden vazgeçmenin dönüştürücü tecrübesinde Regine’nin yankıları duyulur. Elbette Kierkegaard’ın felsefesi yalnızca bu ilişkiye indirgenemez; ancak Regine, onun düşüncesinin beslendiği en güçlü varoluşsal kaynaklardan biridir.
Kierkegaard yalnızca kendi hayatının şahidi olmadı; Regine’nin de hafızası oldu. Onu eserlerinin dolaylı anlatımında yaşattı. Tıpkı annesini sessizliğinde yaşattığı gibi. Biri doğduğu dilin sessizliğiydi, diğeri vazgeçemediği aşkın dili. İki kadın, onun düşüncesinin görünmeyen o derin dip dalgasıydı.
İnsanın en büyük meselesi de şifası da, kendi varlığının şahidi olabilmektir. Kierkegaard önce kendi varlığının şahidi oldu; sonra bu şahitliği felsefeye dönüştürdü. Yaşadığı acıları açıklamak için değil, onları hakikate dönüştürmek için yazdı.
Dünya bugün Regine Olsen’i büyük ölçüde Kierkegaard sayesinde tanıyor. Onların hikâyesi sona ermedi; eserleriyle birlikte zamanın ötesine taşındı.
“Ruhsal sevgi, istikrarlı ve süreklidir. Çünkü sonsuz, asla eskimez ve asla bir alışkanlık haline gelmez.”[4]
Zamanın değirmeni bazı aşkları öğütmez.
Onları hakikate dönüştürür.
Peki hakikate en yakın olan şey nedir?
Bilgi mi?
Sadakat mi?
Aşk mı?
İnsanın kendi varlığının şahidi olması mı?
Belki de Kierkegaard’ın estetik, etik ve dinî varoluş evreleri, tek bir soruya verilmiş uzun bir cevaptır.
İki yüzyıl sonra biz, o cevapları yeni sorulara dönüştürüyoruz.
Hakikate en yakın olan şey nedir?
[1] John Lippitt ve C. Stephen Evans, “Søren Kierkegaard,” The Stanford Encyclopedia of Philosophy, ed. Edward N. Zalta ve Uri Nodelman, Fall 2024 Edition (Stanford: Metaphysics Research Lab, Stanford University, 2024), “Life and Works”.
[2] Alastair Hannay, Kierkegaard: Bir Biyografi, çev. Nur Nirven, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2024, s. 176
[3] Hannay, Kierkegaard: Bir Biyografi, s. 175
[4] Vefa Taşdelen, Kierkegaard’da Benlik ve Varoluş, Hece Yayınları, 2017