İnsana dair bütün o teorilerin havaya uçtuğu bir an mutlaka gelir. Hiçbir teori insanı bütünüyle görüp açıklayamaz. İnsanın içselliği bütün o teorileri aşar. Karahindibanın tohumları gibi teoriler de rüzgâra karışır. Geriye yalnızca “kendimden biliyorum” kalır.
Filozofların düşüncelerini yaşadıkları çağdan bağımsız okumak eksik olur. Onlar yaşadıkları çağın izlerini taşıdıkları gibi, düşünceleriyle de o çağa yön verirler. Bu köşedeki yazılara kendisiyle başladığım, “içselliğin filozofu” diyebileceğim Søren Kierkegaard da böyledir. Henüz gençlik yıllarında günlüklerine şu satırları yazar:
“Bilginin her edimden önce gelmesini gerektiren durumlar dışında, ne bilmem gerektiği değil, ne yapacağım konusunda net olmalıyım… Kaderimi anlama, Tanrı’nın benden ne istediğini görme meselesi bu; önemli olan, benim için hakikat olan bir hakikati, uğruna yaşamak ve ölmek istediğim fikri bulmaktır.”
Aslında bu cümle, onun bütün düşüncesinin özeti gibidir.
Kierkegaard’a göre insanın hakikati nesnel olarak değil, ancak öznel olarak anlaşılabilir. Bu düşünce aynı zamanda çağının baskın felsefesi olan Hegelciliğe yöneltilmiş güçlü bir itirazdır. Hegel’in inşa ettiği rasyonel sistem ve nesnel hakikat iddiasına karşı Kierkegaard, bireyin öznelliği üzerine kurulu bir hakikat anlayışı geliştirir. Ona göre insanın varoluşu teorik sistemlerde değil, kendi içsel gerçekliğinde aranmalıdır. Bir insanın acısı, aşkı, inancı ve ölümlü olduğuna dair bilinci, yani onun varoluşsal gerçekliği, yalnızca teorik formüllere indirgenemez.
Kierkegaard’ın amacı yeni bir düşünce sistemi kurmak değildir. Onun derdi, insanı kendi varoluşuyla yüz yüze bırakmaktır. Bu nedenle düşüncesinin merkezinde, insanın ne olduğuna ilişkin teorik açıklamalardan çok, nasıl yaşaması gerektiği sorusu yer alır. Filozofa göre çağının ve genel olarak sistem kurucu felsefenin temel yanılgısı, hakikatin nesnel ve tarafsız biçimde kavranabileceği düşüncesidir. Oysa insan, hakikatle ancak kendi varoluşsal konumundan hareketle ilişki kurabilir.
Bu nedenle Kierkegaard, hem kendisini hem çağdaşlarını hem de bizi şu soru üzerinde yeniden düşünmeye davet eder gibidir:
“Nesnel denen hakikati bulsaydım ya da filozofların sistemlerini kavrayıp onların bütün tutarsızlıklarını gösterebilseydim bunun bana ne yararı olurdu? Bir devlet kuramı geliştirmenin, dünyanın bütün parçalarını tek bir bütün hâline getirmenin ama içinde kendimin yaşamadığı bir dünya kurmanın ne anlamı olurdu?”
Onun aradığı şey, tekil bir birey olarak kendi hakikatini bulmaktı; anlamını gerçekten yaşanmışlıktan alan, kendi varlığının kumaşıyla dokunmuş bir hakikat… Yaşamı anlamlı kılacak hakiki eylem belki de buydu: Kendi varlığının derinliğine dokunmak.
Tam da bu nedenle Kierkegaard’ın yaşamı, dönemindeki pek çok filozoftan farklı olarak düşüncesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Babasıyla ilişkisi, Regine Olsen’le yaşadığı ayrılık, çağının düşünürleriyle giriştiği polemikler ve kendi melankolisi, eserlerinin dışında kalan biyografik ayrıntılar değil; düşüncesinin beslendiği kaynaklardır. Hegelci soyut düşünceye yönelttiği eleştiri de buradan doğar. Bir filozofun düşünceleriyle yaşamı arasındaki mesafenin farkına varır ve bu çelişkiyi görünür kılar. Bu yönüyle Antik dünyanın felsefeyi bir yaşam biçimi olarak gören anlayışına, özellikle de yürüyen felsefe Sokrates’e yaklaşır.
Kierkegaard varoluşçuluğun babası olarak anılsa da bize bıraktığı düşünsel miras bunun çok ötesindedir. Hegelciliğe ve Alman romantizmine yönelttiği eleştiriler, modern insanın varoluşsal sorunlarını anlamak için hâlâ güçlü bir imkân sunar. Kendine özgü üslubuyla modern bireyin yalnızca sorunlarını teşhis etmekle kalmaz; o sorunları doğuran zemini de sorgular. Kutsal metinlerdeki anlatıları hem çağının Danimarka Kilisesi’ne yönelik bir eleştiri hem de modern insanın içsel dünyasını yeniden düşünmeye davet eden varoluşsal metinler olarak yorumlar. Yazılarında kurguladığı karakterler aracılığıyla okuyucusunu kendi yaşamıyla yüzleşmeye çağırır.
Kierkegaard’ın çağımıza en özgün katkısı budur: İnsanı rasyonel sistemlerin bir parçasına indirgeyen düşünceye karşı, onun içselliğini ve öznel hakikatini yeniden görünür kılmak.
Denebilir ki Kierkegaard açısından insan yaşamının temel problemi, dış dünyayı anlamaktan önce kendi varoluşunu anlamak, anlamlandırmak ve onu özgürce üstlenebilmektir. Belki de insanın dış dünyayı bilme isteğini harekete geçiren şey, kendi hakikatini bilme ve anlama isteğidir:
Ben kimim?
Neden buradayım?
Varlığımın anlamı nedir?
Bilim, sanat, din ve felsefe, bu soruların peşine düşen insanın yoldaki izleridir. Onlar, insan varoluşunun dünya sahnesindeki farklı tezahürleridir.
Ama bir an gelir; karahindibanın tohumları gibi teoriler yeniden rüzgâra karışır. Geriye insanın kendi yaşanmış hakikati kalır.
“Kendimden biliyorum.”