beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort
Bugun...



HAŞİM HÜSREVŞAHİ İLE SABIRTAŞI, ÇEVİRİ ve İRAN EDEBİYATI ÜZERİNE…

Şaban Akbaba: Sevgili Haşim Hüsrevşahi, her şeyden önce sizin çeviri kaleminizi selamlıyorum. Kitaba da ad olan “Sabır Taşı” imgesinin İran toplumundaki sosyopsikolojik ya da mitolojik karşılığı nedir? Bizim ülkemizle benzer yanları var mı?

facebook-paylas
Güncelleme: 25-08-2026 10:39:27 Tarih: 25-08-2026 10:33

HAŞİM HÜSREVŞAHİ İLE SABIRTAŞI, ÇEVİRİ ve İRAN EDEBİYATI ÜZERİNE…

Haşim Hüsrevşahi: Sabır Taşı, Türk ve İran edebiyatı ve mitolojisinde kimi benzerlikler gösterse de farklı gönderimleri içeren simgelerden sayılır. Anadolu Türkçesinde Sabır Taşı, genelde bebekleri sütten kesme döneminde kullanılan bir ürün olarak bilinir. Daha az yaygın olarak ise sabır ve direnç simgesi olarak anlatılarda yer alır. Bazen simgesel sabır taşı, Türk mitolojisinde ciddi yeri olan söylencesel Yada taşı ile yer değiştirebiliyor ya da karıştırılabiliyor. İran edebiyatında (Farsça ya da İran Türkçesinde) nesnel bir simgeden ziyade soyut gönderimleri olan bir ifadedir. Anlatının kahramanın dertleri ve acıları dayancını aşacak ölçüye geldiğinde o dert ya da acıları bir “Sabır Taşına” anlatarak, onunla paylaşarak rahatlar. Sabır taşı ise bu dertleri dinler, dinler, dinler ve sonunda dayanamaz çatlar! Kimi zaman bir ağaç, bir dere, bir duvar, bir dost sabır taşı işlevini üstlenir. İnsanların “dertlerin çokluğu” karşısında çatlaması işte buradan kaynaklanıyor. Diğer taraftan taş, yine simgesel olarak sert, vurdum duymaz, duygusuz, acımasız sertliği ifade için kullanılır: Taş yürekli gibi. Sözünü etmekte olduğumuz romanda ise okur bir nesne ile karşı karşıya değil. Okurken bir ara öğretmen Ahmed Ağa’yı sabır taşı rolünü üstlendiğini düşünür. Çünkü o, romanın diğer bütün kahramanlarının dertlerini dinliyor ve okur onun ruhu ve kalbinde duyumsadığı acıya tanık oluyor. Kimi yerde ise Cihan Sultan bir sabır taşıdır. Felçli yaşlı kadın, yattığı yer yatağında, yaralarının kurtlandığı izbede Gevher’in, KakolZeri’nin derdinden neredeyse çatlayacak duruma geliyor. Yoksulluktan ve çocuğunun karnını doyurmak için muta nikâhına sürüklenen Gevher, başına gelen onca olumsuzluklara bir taş gibi dayanır ve neredeyse hiç yakınmaz. Ancak bence esas sabır taşı bu romanın okuyanıdır. Zira okur, Ahmed Ağa’nın da Cihan Sultan’ın da, Gevher, Belkıs ya da KakolZeri’nin de dertlerine tanık oluyor ve onların anlatılarını sabırla dinliyor ve susuyor. Okur, acıyor, kızıyor, kendi içinde söyleniyor ama sessiz sedasız tümünün dertlerini dinliyor, sineye çekiyor. Okurun elinde bir parça Yada taşı olsa ruhunun çölünde bitmez tükenmez gözyaşı yağmurlarını yağdırır belki de.

 

Şaban Akbaba: Kendi adıma söyleyeyim; en önce İran edebiyatından Behrengi’yi okudum, hemen her kitabını öğrencilerime okuttum yıllarca. Sonra Sadık Hidayet’in Kör Baykuş ve diğerlerini... Ve sizin çeviri kaleminizden, Dünya Yayınlarınca kitaplaştırılan kapsamlı İran Edebiyatı Öykü Antolojisini… Son olarak da Sadık Çubek’in Sabır Taşı’nı, imzalayarak armağan etmiştiniz, çok teşekkürümle… Öncelikle İran romancılığı üzerine kısa bir bilgi vermeniz mümkün mü?

Haşim Hüsrevşahi: Şayet Samed Behrengi’nin halk edebiyatından esinlenerek kaleme aldığı ya da tamamen kendi kurgusu olan masal ve kısa öyküleri, sizin de sözünü ettiğiniz Öykü Antolojisi’ndeyer alan ve Mohammed Ali Cemalzade’nin başlattığı modern kısa öykü formatındaki düz yazıları, başka başlık altında incelemek üzere bir kenara bırakırsak Sabır Taşı’ını modern İran roman yazarlığı kapsamında ele almamız olasıdır. İzin verirseniz Sabır Taşı yayımlanıncaya kadar geçen tarihsel sürece çok kısa işaret etmek isterim.

Roman formatındaki yazınsal eylemin başlangıcı İran’da 19. yüzyıl sonlarında, Türkiye’dekinden kısa bir süre sonradır. Çoğu Batı romancılığına öykünerek kaleme alınsa da giderek İran’ın kendi toplumsal yapısı ve bu yapılara uygun kurgular romanlarda giderek daha çok yer bulmaya başladı. Bu gelişim neredeyse 60 senelik bir süreci kapsar.

Hasan Mirabidini, İran roman yazarlığını toplumda baş gösteren önemli sosyal-siyasal olaylara paralel olarak ortaya çıkan ve gelişen beş evreye ayırmıştır. Ona göre İran’ın ilk modern anlamda kaleme alınan romanı, Mirza Feteheli Ahundzade’nin İran Türkçesinde 1874 yılında yazdığı Kandırılmış Yıldızlar- Şah Serrac Yusuf’un Hikayesi adlı kısa bir tarihi romanıdır. Bu kısa roman Safeviler Dönemi’ne ait bir anlatıdır. Yazar, daha sona Kaçar Şahı Fethali Şah’ın oğlu Celalettin Mirza’ya bir mektup ileterek bu romanın konuşma dilinde Farsçaya çevrilmesini ister ve romanı Mirza Cafer Karacadaği çevirir.

Dünyayı Birinci Paylaşım Savaşı sırası ve sonrasında, Batı’da olduğu gibi İran’da da vatanseverlik ve kahramanlık temalarında kimi romanlar kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mürteza Muşfik Kazemi’nin 1925 yılında yayımlanan Korkunç Tahran adlı romanından söz etmek mümkündür.

İşte bu dönem sonrasında karakterlerinin iç dünyalarına el atan yazarların eserleri çıkmaya başladı. Sadık Hidayet’in Hindistan’da sayılı nüsha olarak el yazısı ile yazıp 1936 yılında İran’a gönderdiği Kör Baykuş, İran romancılığında yeni çığır açmıştır. Bu dönem süresince Sosyalist Sovyet siyasi etkisi (İran Tudeh Partisi) ve edebiyatı, İran yazınında öne çıkmıştır. İşte Behazin, Celal Al Ahmed gibi yazarların yanında Bozorg Alevi’nin 1952 yılında yayımlanan Gözleri adlı romanı ses getirmiştir. Sadık Çubek’in Sabır Taşı’ndan (1966) önce Behram Sadiki’nin satirik eserlerinin yanında İran romancılığında Mohammed Ali Afgani’nin çok önemli trajik romanı Ahu Hanım’ın Kocası okurla buluşmuştur. Çubek,Sabır Taşı’ndan üç sene önce Tengsir adlı romanını yayımlamıştır. Gazale Alizade’nin İdrisilerin Evi(1991), yazarın ölümünden sonra ödül alan önemli bir eserdir. Sonraki yıllara ait İran romancılığı geniş kapsamlı olduğundan, izninizle, başka bir zamana bırakmak isterim.

Şaban Akbaba: Yazarın Sabır Taşı adlı romanında izlediği kurgu yöntemlerinden biri de toplumdaki çeşitli sosyal, kültürel ortamda bulunan karakterlerin (kahramanların) iç içe geçen mekân ve zamanlarda, iç içe geçen olaylarda kendi kendilerini anlatmasıdır. Bu yöntemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, İran edebiyatında yaygın mıdır?

 

Haşim Hüsrevşahi: Romanda, Kral Nuşirvan ve onun veziri Buzercimehr karakterlerini saymazsak roman yaklaşık on kişi üzerinden yürümekte. Anlatı yöntemi birbirleriyle içeriksel bağlantıları olan monologlardan oluşmuştur. Bir bölümde birinci tekil anlatıcının, ben, Şeyh Mahmut’la diyaloglarını okuruz. Monolog yöntemi kısa öykülerde çokça kullanılmıştır. Bunun en parlak örneklerini Behram Sadiki ve Celal Al Ahmet’te görürüz. Ancak romanda bu yöntem, o zamana kadar pek kullanılmamıştır. Yazar, monolog anlatı yöntemini esasen yalnızlaştırılmış bireylerin kendi dünyalarında hapsedilişlerini gösteren en etkin yöntem olarak görmüştür. Cihan Sultan kurtlanmış yaraları içinde izbe bir odada yatağında kendi pisliği içindeyken, Ahmet Ağa bir lokma vermezse günlerce aç kalan fakat Kakol Zeri adlı çocukla anaç ve sevecen tavrını değiştirmezken, öteki dünyada kavuşacağı cenneti hayal eder ve diğer kişilerle ilişkisini kendi kafasındaki kurgularla gerçekleştirir. Dinci bir kitlenin iftirasına uğrayan ve evinden olan, daha sonra yaşadığı şehre turist olarak gelen erkeklerin muta nikâhı yoluyla geçici süreliğine “kadını” olan Gevher, seri katil Seyfülkalem’in kurbanlarından biri olurken kendi kaderini sorgulayıp bir çıkış yolu bulamaz. Biz tüm bu monologlarla bu insanların aralarındaki ilişkileri öğreniyoruz. Belkıs’ın kocası hakkında anlattıkları, esasen Ahmed Ağa ile ateşli sevişmesini yan yana koyduğumuzda yalnızlığın iç burkucu gerçeğinin diğer bir yüzünü daha görüyoruz okur olarak.

 

Şaban Akbaba: Homo, ensest, orospu, dönme vb. kişisel yönelimlerin, küfürlerin, lakapların kültürel derinliklerden gelen bir karakteri var mı yoksa modern zamanların ürünü mü, neden?

Haşim Hüsrevşahi:Bu tür betimlemelerin veya yakıştırmaların İran edebiyatında “Hezliyat” ve hicivler başlığı altında çok eski geçmişi vardır. Mevlana’nın (Mesnevi) ve Şirazlı Sadi’nin (hem Gülistan hem de Bustan) eserlerinde bu tür hezliyatları çokça görmekteyiz. Ayrıca on sekizinci yüzyıl şairlerinden Yağma Cendeği’nin, daha yakın zamanda ise İrec Mirza’nın şiirleri bu alanda ünlenmiştir. Çağdaş edebiyatta ise karakterlerin doğal davranışları ve kullandıkları dil, olduğu gibi metne sokulmaktadır. Şayet bir karakter küfürlü konuşuyorsa yazar onu sansürlemiyor. Ve doğrusu da budur. Gerçek yaşamda karşılaştığımız durumu, edebiyatın ve özellikle de romanın toplumsal gerçekliğinde yadsımamızın kabul edilir bir tutum olduğu kanısında değilim.

Şaban Akbaba: Muta nikâhı, sığa gibi kültürel olguların ABD, Avrupa ülkeleri gibi kapitalist ekonomi ve din sömürücüsü ülkelerde karşılığı var mı?Varsanasıldır?

Haşim Hüsrevşahi:Toplumda üstün ve çok eşlilik haklarına sahip oldukları anaerkil dönem sonrasında kadınların toplumsal yeri çok farklıdır ve değişkenlik gösterir. Yazar, tarihçi Montesquieu; Yasaların Ruhu eserinde eski Roma’da fahişelerin eşraf sınıfından sayıldıkları ve ayrıcalıklara sahip olduklarını yazar. Buna karşılık Süleyman’ın Ezgilerinde fahişe kadının yüzünün örtülmesinin istendiğini okuruz:

Ey sevgilim, söyle bana, öğlen nerede uyudun? Dişi ceylanlarınla neredeydin? Sürünü nerede otlatıyordun, öğleyin nerede yatırıyorsun? Neden arkadaşlarının sürüleri yanında yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim?[1]

Süleyman peygamberin yüzlerce karısı olduğu yazılır. Bedevi Araplar, kız çocuklarını doğar doğmaz diri diri gömerler. Kuran’da Tekvir Suresinde kıyametin kopuş durumu ilk sekiz ayette anlatıldıktan sonra, “O kızları hangi günahla öldürdünüz?” diye sorulacağı aktarılır.

Eskil ve yakın geçmiş Türk toplumları ve ailelerinde kadının yeri başkadır. Türk kavimlerinde kadının yönetme erkine sahip olduğunu, erkekle barışta ve savaşta yan yana ve omuz omuza durduklarını görmekteyiz. Bu ve buna benzer durumları çoğaltarak örneklemek olasıdır. Ancak diğer yandan birçok inanış ve törede, savaşlarda yenilen taraftaki kadınların esir edildiğinde cariye olarak “helal” sayıldıklarını da biliyoruz. Günümüzde siyasi-dinî terör örgütü IŞİD, kafirlerin kadınlarını nikâh kıymaya gerek görmeksizin kendilerine helal saymakta. Osmanlı toplumu ve saraylarında köle/cariye müessesi bilinen bir durumdur. Padişahın sınırsız sayıda bekâr cariyesi olabilirdi.

Günümüz Batı’sında “arkadaşlık” ilişkilerinde evlenmeksizin ve nikâhsız cinsel ilişki yaygındır ve toplum katında normal sayılır. Bu ilişki durumu Doğu toplumlarında da yaygındır. Kadın ve erkek kendi rızalarıyla belli süre için birlikte olurlar ve sonrasında hiçbir olay olmamış gibi ayrılma haklarına sahiptirler. Bir gecelik ilişkiler, saatlik ilişkiler gibi... Muta nikâhı, bu arkadaşlık ilişkisinden pek farklı değil ancak bir para karşılığı söz konusudur. Daimî nikâhtaki başlık ücreti burada da geçerlidir. Muta nikâhında kadın belli bir süre, belli bir meblağ karşılığında erkeğin kadını olur. Bu ilişkinden doğan çocuk kadınındır. Bu ilişki bittikten sonra kadın üç aya kadar başka bir erkeğe muta nikâhı kıyamaz. Unutmamalı ki dünyada hemen hemen bütün toplumlarda resmî fahişelik müesseseleri vardır. Kadınlar, ücret karşılığında cinsel ilişkiye girer ve kazandığı paradan devlete vergi öderler. Muta nikâhı ile farkı burada “belli süre” şartı olmamasıdır. Tüm bu çeşitli ilişki biçimleri kaçınılmaz olarak edebiyata ve özellikle romanlara girmiştir.

Şaban Akbaba: Roman kahramanlarının hemen hemen tamamı büyük çaresizlik içinde. Bir İslam toplumunda bu denli çaresizlik, çözümsüzlük, çürüme ve kirlenmişlik nasıl açıklanabilir? İslam idealizmi nasıl işliyor, işe yaramıyor mu?

Haşim Hüsrevşahi: Ben sizin sözcüklerinizle bu çaresizliği, çözümsüzlüğü, çürüme ve kirlenmişliği, dinden ve doğal olarak İslam’dan bağımsız ele almayı yeğlerim. Zira bu saydıklarınızı İslam öncesinde de görürüz ve İslam’ın uğramadığı ya da azınlıkta olduğu toplumlarda da. O zaman bunların kökenini görmek için başka noktalara bakmak gerek diye düşünüyorum. Söyleşinin de uzatılmaması adına, tarihsel bakımdan fazla geriye gitmeden günümüze bakmayı öneririm.

Belleğimizi şöyle bir tazeleyelim: Şu anda yaşadığımız bu dünyada toplumsal çürümüşlüğün en dorukta olduğu toplumlar hangileridir? Geçen iki yıl boyunca Filistin’de yürütülen soykırım acaba bir toplumsal çürümüşlük değil mi? Azerbaycan’a saldırı döneminde Laçın ve Şoşa’da Türk çocuklarının diri diri yakılması, derilerinin soyulup ne kadar süre içinde ölecek diye saat tutulması çürümüşlük değil midir? Dünyayı bir cehenneme çeviren uyuşturucu kaçakçılığı ve ticareti; insan kaçakçılığı ve kölecilik; fuhuş, porno ve pedofilinin sistematik ve devletlerin desteğiyle yürütülmesi çürümüşlük değil midir?

Bunlar birilerinin keyfine göre oluşmuyor, tümünün altında sınıfsal nedenler yatmakta. Günümüzde emperyalist sermaye, dünyadaki tüm bu rezilliklerin baş sorumlusudur.

Amerika, Avrupa bir Hristiyan birliği dünyasıdır. Tüm insanı değerleri yerle bir eden Epstein çetesinin bebek kanı içmekten tutun bebekleri ızgara edip yeme vahşeti, tecavüz ve diğer sistematik uygulamaları ve faciaları, işte bu sermaye egemenliğinin çürümüşlüğünden kaynaklanıyor kanısındayım. O zaman kanımca öncelikle soruna doğru tedavi uygulamak için doğru teşhis konmalı. Egemen sınıfların güttükleri hedeflerden biri insanların kendilerini çaresiz hissetmelerini sağlamak olduğuna göre soruyu doğru sormak ve yanıta doğru noktadan başlamak zorundayız.

Halkların tüm itirazlarına rağmen emperyalist rekabetten doğan savaşların önlenememesi halklarda bir umutsuzluk, çaresizlik ortamı oluşturmakta. İnsanların gözleri önünde ve onlara rağmen soykırımın gerçekleşmesi ve bunu gerçekleştirenlerin hâlâ alacaklı gibi ortalıkta dönüp durmaları, bu moral çöküntüyü hızlandırmakta. İran’ın soykırımcı Siyonistlere saldırısı, bu bağlamda kendisini çaresiz hisseden birçok insanın içine umut, sevinç ve kıvanç aşılamıştır. Sermayenin ahlaki çöküşünün en son örneği olan ve bir devlet tarafından yürütülen Epstein çetesinin sistematik rezaletini ve bu rezaleti organize edenlerin başlattıkları soykırımları ve savaşları, bütün dünyada ve bütün insanların tüm insani değerlerinin yok edilmesine yönelik geniş çaplı bir saldırı olarak görüyorum. İnsanlığın dayandığı tüm değerleri sıfırlamak, insanlara diz çöktürmek ve egemenliklerini perçinlemeye yönelik bir toplumsal saldırıdır, eylemdir.

Tüm bu olaylar olurken sizce roman karakterleri nasıl olacak? Kendi toplumunu ve dünya toplumunu gören, hisseden bir yazar romanını nasıl kurgular? Karakterleri masum, saf, hoşgörülü, umut dolu, pisliklerden uzak falan mı yoksa tüm bunlara rağmen o çürümüşlerin içinde ve onların karşısında diri, ayakta durmaya çalışan, direnen ve yok edilmeye çalışılan değerleri ayakta tutmaya çabalayan bireyler, topluluklar mı? Şimdi insani değerlerin yaşatılması için bireysel kahramanlar zamanı değil; toplumsal, birleşik, organize, örgütlü insan direnişinin ve kahramanlığının zamanıdır. İster din yoluyla ister felsefe ister reklam, medya ve kültürel ögelerle insanları uyutan, kendi hayatından ve diğer insanları hayatından koparan ve ona yabancılaştıran, yalnızlaştıran, bencilleştiren sisteme karşı toplu direniş zamanıdır. Edebiyatımız artık ne on dokuzuncu yüzyıl ne de yirminci yüzyıl edebiyatı olmalı. Günümüz edebiyatı, saldırganlığının, kokuşmuşluğunun doruğuna ulaşmış ve o oranda çöküşe geçmiş ve bu çöküşle dünyayı savaşlarla yok etme eşiğine sürüklemiş sermaye düzenine karşı direnen insanların ve toplumların edebiyatı olmalı. Batı’nın yaratıp yürüttüğü IŞİD militanlarının insanların başını kesip kameralara poz vermelerinin İslam’la ilgisi yoktur. Epstein, IŞİD, Gazze soykırımı ve dünyada cereyan eden savaşların arkasında hep o kirli eller var. O kirli ellerin romanını yazanlar ona göre karakterlerini yaratacaklardır. Yaratmak zorundalar.

Şaban Akbaba: Sadık Hidayet, Sadık Çubek, Şehriyar Mendenipur, Feride Hiredmend gibi yazarlar; hangi güvenceyle İran’ın sosyopsikolojik durumunun romanlarını, öykülerini yazabiliyorlar? Yazıyorlar da bedelini Samet Behrengi gibi ya da başka türlü mü ödüyorlar?

Haşim Hüsrevşahi: Sadık Hidayet intihar etti. Çubek’in gönüllü sürgün hayatında yaşamı son buldu ve kendi isteğiyle yakılıp külleri Büyük Okyanus’a serpildi. İran Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyelerinden şair ve filozof Mohammed Mohtari, çok önemli eserlerin çevirmeni Mohammed Reza  Puyende İran İstihbarat örgütü tarafından kaçırılarak katledildiler. Bu konuda yazdığım “İran’da Düşünür Kıyımı Geleneği[2]adlı makaleme göz atmanızı öneririm. Bedel ödenmeden hiçbir değer elde edilemez. Risk almadan aydınlığa çıkma olasılığı yoktur. İnsanoğlu risk alarak mağaradan kurtulmuştur.

Şaban Akbaba: Sizin çeviri kaleminizden, dünya yayınlarınca kitaplaştırılan kapsamlı İran Edebiyatı Öykü Antolojisini okudum. Otuz dört yazardan öyküler çevirmişsiniz. Yüreğinize sağlık. Öykülerin neredeyse temel teması dehşet, vahşet, trajedi... Arka planında ne var? Nasıl bir sosyopolitik sistem?

Haşim Hüsrevşahi: Bu sorunuzu fırsat bilerek söylemek isterim ki adını verdiğiniz öykü seçkisinin ikinci baskısını elli yazarın eserlerini kapsayacak şekilde çevirdim ve yayına hazır tutuyorum. Yayıncı arıyorum! Sorunuza gelince… Elbette sorunuzun yanıtını çevirmiş olduğum öyküleri teker teker ele alarak yanıtlamam olası değil. Ancak şunu söyleyebilirim ki öykülerin çoğu gerçek hayattan, hayatın gerçeğinden esinlenerek ve o gerçeklere gönderimler yapılarak yazılmıştır. Sayıları az da olsa kimi yerde kullanılan dil mizah ağırlıklıdır. Örneğin Belkıs Süleymani’nin Gelin Damat Oyunu ve Büyükannenin Doksan Yaşlılığı öyküleri ya da Nahid Tabatabai’nin Taş Gibi Olmalı öyküsü adeta satirik bir dille günlük yaşama dokunmuştur. Mercan Riyahi’den örnekleme olarak çevirdiğim dört öykü ve özellikle Kırılır Kadınlar toplumsal eleştirel bakış açısıyla gerçekle garipsenmeyecek biçimde uyumlu anlatı coğrafyası içinde sunulan gerçek dışı olaylar ve büyülü gerçeklik örgüsüyle verilmiştir. Bir kısmı ise toplumsal trajedilere doğrudan dayanmaktadır. Örnek olarak Moniru Revnipur ya da Ali Eşref Dervişyan, Hidayet, Çubek, Golşiri, Çehelten, Mohammad Ali ve Al Ahmed’in öyküleri... Rıza Beraheni’nin Yurdumun Ebesi öyküsü, kara sakallı bir erkeğin hamile kalması üzerine gerçek dışı gönderilerle kurgulanmış âdeta İran Şubat Devrimi’nin liderliği hakkında kehanet nitelikli öyküsü de korku atmosferi içinde ilerlemekte. Kitapta yer alan öykülerin bütününe bakıldığında İran insanının içinde bulunduğu koşulları, onların sevinçleri, acıları, arzuları ya da hayal kırıklıklarının, barış ve savaş zamanındaki toplumsal ilişkileri bakımından son derece kapsamlı bir ayna oluşturduğunu görmekteyiz. Sizin de değindiğiniz gibi, diktatörlük, baskı, sömürü, eşitsizlik, yobazlık ve gericiliğin halk üzerindeki egemenliğini sürdürmek istemesi ve halkın bunlara karşı direniş atmosferi herhâlde pek de iç açıcı parfüm kokusu yaymaz. Orada mücadele var, işkence var, ölüm var, kan var ve elbette yaşama arzusunun derin ve katlanılmaz haykırışı ve umudun rayihası. Demek istediğim şu ki çöplüğü eşelerseniz çöp kokusu alırsınız, lağımı karıştırırsanız pislik kokusu yükselir, gül harmanını alt üst ederseniz gül kokusu alırsınız.

Şaban Akbaba: İran’da bireyin ve toplumun psikolojisi bağlamında nasıl bir tablo var?

Haşim Hüsrevşahi: “İran bireyi” çok genel bir ifadedir. İran işçisi, köylüsü mü? İran egemen sınıfının yetişkin ve çocuk bireyleri mi? Kadınları mı? Ana dili Farsça olmayan ve İran nüfusunun %75’ini oluşturan insanlar mı?

Ben, tarihsel somut verilere dayanarak İran’ın bir Türk ülkesi olduğuna inanan bir insanım. Ana dilim İran Türkçesidir. Ancak ilkokula başladığım gün Farsça ile tanıştım. Kendi ana dilimde eğitim görmedim, yasak olduğu için göremedim. Türkçe yazıp okuma şansını ancak on yedi yaşımdayken yakaladım. Bu benim zihnimde derin bir yarık yarattı, bir uçurum. Zihinsel yarıkların sizin benliğinize derin etkisi olur. Bu konuya girmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim ki bu aynı zamanda sizin dil dünyanızda bir yarılma ve ayrılma halidir, diğer taraftan bir sürgündür. Siz kendi içinizde sürgün yaşarsınız. Sonra babam Tebriz’den Tahran’a göç etti. Ailece coğrafi bir sürgün. Coğrafya içinde sürgün. Sevdiğiniz sokak yok, sevdiğiniz ağaçlar, sesler, şarkılar yok…

Ayrıca sermayenin kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda toplumu yalnızlaştırması, bireyleri birbirinden uzaklaştırması konusu var. Aileler parçalanıyor, uzaklaşıyor, 1+1’lerde yaşamaya mahkum ediliyor ve bu ise toplumsal bir iç sürgündür. Bu sömürü sistemi içinde değerlerinden yoksunlaştırılan insan, zaman içinde kendinden de sürgün ediliyor. Tüm bunlar sermaye düzeninin ürünleridir. Üstüne üstlük din devletinin egemenlik sisteminin dayatmış olduğu sorunlar var.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak diyebilirim ki emperyalizmin kırk yedi senedir İran halkına uyguladığı ambargo, toplumda çok derin yaralar açmıştır. Ekonomik yaralar bunlardan ancak biridir. Halk yurt dışından sağlanan ilaçlara bile ulaşmakta zorlanmıştır. On yıllardır uygulanan faşist-dinci, fanatik baskı siyaseti de derin ve geniş toplumsal sorunlar oluşturmuştur. Baskıcı, tekelci egemen siyasetler, hele dinci baskılar toplumda ikiyüzlülük, yalancılık, çıkarcılık gibi birçok toplumsal hastalığa yol açar. Ancak tüm bu olumsuzluklar kendi içinde kendi karşıtını yaratır. Bu nedenle başta İran emekçileri ve kadınları olmak üzere İran halkının bilime, tekniğe, sanata ve edebiyata yüz tutması ve egemen baskı rejimine karşı koyması garipsenmemeli. Bugün İran halkı aydınlık bir yarını kendisi ve gelecek kuşaklar için hazırlamakta. Emperyalistlerin ve gerici faşistlerin tüm baskılarına ve tüm olumsuz koşullara rağmen umut ışığı her zamankinden daha güçlü ışımakta. İran’a dayatılan haksız savaşı İran halkı büyük bir cesaret ve tarihi iradeyle ulusal kurtuluş savaşına dönüştürmüş durumdadır. Bu savaşın sonrasında bağımsız bir ülkede mutlu insanların yaratıcılığı ile yeni bir ülkenin inşasına tanık olacağımızdan eminim.

Bu konuyu Sabır Taşı romanı bağlamında ele alırsak roman insanlarının yalnızlığı, kendi acıları içinde kıvranıp durması, Şah zamanının diktatörlüğü ve sefaletinin yaratmış olduğu derin acıların bir aynası olduğunu da görürüz. Sadık Çubek, sosyalist bir yazar olarak emekçilerin gerçek yaşamda içinde bulundukları acıları gerçekçi bir dille okuruna aktarmakta ve o seri katilin esasen sermaye sisteminin ta kendisi olduğunu gözler önüne sermektedir.

Şaban Akbaba: Bütün bu romanlardaki, öykülerdeki küfür, lakap ve renkli söz oyunlarıyla garip eğlencemsi ritüellere bakarak birçok roman ve öykülerde Bahtin’in karnavalizm teorisine uygun görünümler varmış gibi geliyor bana…

Haşim Hüsrevşahi: Bahtin’in özellikle roman anlatısındaki karnavalcı bakışının çok parlak örneklerini İran romancılığında görmekteyiz. Bahtin, Dostoyevski’nin eserlerini irdelerken kendi yarattığı bu kavramdan yardım alarak roman toplumsal gerçeğini, bir bakıma onun çoksesli bir yaratı olduğunu açığa çıkarmakta. Sabır Taşı monolog yöntemi ve serbest bilinç akışı anlatı tekniği ile kaleme alınmışsa da bu tek seslerin okurun zihninde bir araya gelişi esasen çoksesli bir senfonik anlatı durumuna dönüşmekte. Ancak buradaki “çokseslilik” karnavalistik olamamakta. Şayet bu karakterler anlatılarını göz göze, yüz yüze yapmış olsalardı o zaman karşıdakinin anlatısı ne olurdu, bunu bilmiyoruz. Büyük olasılıkla biz işte o zaman bir karanavalistik eserle karşı karşıya kalırdık. Gazale Alizadeh’nin İdrisilerin Evi romanı bu yapıtlardan biridir. Reza Beraheni’nin hemen hemen bütün romanları ve özellikle Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri (şu anda çevirmekteyim), Azade Hanım, Yurdumun Sırları romanlarında olaylar karnavalistik bir ortamda geçmekte. Ayaz Bey’in Cehennemlik Günleri, bir mahkûmun kollarının ve bacaklarının kesilmesi sahnesiyle şöyle başlar:

“Testereyi yukarı kaldır!” dedi.

Ve ben ötekinin kuru, sıska, toza toprağa ve kana bulaşmış bacaklarını görüyorken ve seyrediyorken ve korkuyorken ve dilim damağım kurumuşken ve soluğum tıkanmışken keskin ve iri ve kaba ve acımasız dişleri olan büyük ve beyaz ve parlak ve vahşi testereyi bir elimde tuttum…”

 

Şaban Akbaba: İran edebiyatında hangi dillerde ürünler veriliyor?

 

Haşim Hüsrevşahi: İran’ın resmi dili, o ülke nüfusunun %75’nin ana dili olmayan Farsçadır ve hâliyle yazılan eserlerin, hangi alanda olursa olsun, ezici bir çoğunluğu Farsçadır. Diğer dillerde eserlerin az oluşunun bir nedeni de Farsçadan başka dilde okuma yazması olan okur kitlesinin göreceli olarak azlığıdır. Buna rağmen İran Türkçesinde birçok edebiyat dergisi, şiir kitapları ve romanlar da yayınlanmaktadır.

Şaban Akbaba: Emeğiniz için çok teşekkürler sevgili Haşim Hüsrevşahi.

Haşim Hüsrevşahi:Ben teşekkür ederim.

 

 

[1]Süleyman’ın Ezgileri, 6 ve 7. ezgiler.Eskiden kadının yüzünü örtmesi onun fahişe olduğunu gösterirdi.




Kaynak: BUGERCEK

Bu haber 195 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SANAT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
NAMAZ VAKİTLERİ
YUKARI YUKARI